Faşizm

Hemen her yerde milliyetçilik konuşuluyor. Sanki yeni bir şey keşfedilmiş gibi bir hava var. Televizyon kanalları, gazete köşeleri, milliyetçilik temasına teslim olmuş durumda.
Haber: AYŞE KADIOĞLU / Arşivi

Hemen her yerde milliyetçilik konuşuluyor. Sanki yeni bir şey keşfedilmiş gibi bir hava var. Televizyon kanalları, gazete köşeleri, milliyetçilik temasına teslim olmuş durumda. Oysa artık içinde yaşadığımız siyasal dinamikler daha ziyade faşizmden söz etmeyi gerektiriyor. Neden mi? Çünkü Türkiye'de bugün içinde bulunduğumuz ortam, 1920'ler Almanya'sına çok fazla benziyor. Bu benzeşmenin ana hatlarını iki nokta ile ele almak mümkün: İlk olarak milliyetçiliğin etnik bir temelde ele alınması, ikinci olarak da paramiliter örgütlenmelerin önü alınamaz bir şekilde yükselişe geçmesi. Aşağıda bu noktaları açıklayacağım:
Öncelikle, bugün gündemde olan milliyetçilik Türkiye'ye sahip çıkacak olanların etnik Türkler oldukları iddiası ile arz-ı endam ediyor. Ekranlar "Türkiye Türklerindir" diye bağıran insanlarla dolu. Bu biraz da milliyetçiliği "tahlil etmeyi" programlarına milliyetçilik tellalları çağırarak onlara milliyetçilik propagandası yaptırmak ile karıştıran televizyon programlarından kaynaklanıyor. "Milliyetçiliğin tahlilini en iyi milliyetçiler yapar" gibi bir varsayımdan yola çıkan, son derece yanlış bir düşünce ile karşı karşıyayız. (Bana yıllar önce "Türkiye'de faşizm çalışırsan sana faşist derler" diyen bir hocamı burada saygıyla anıyorum). Doğal olarak, milliyetçilerin karşısına bir adet de "karşı görüş" bulunsun diye çıkarılan demokratlar, Yıldırım Türker'in yazdığı gibi bir tarafına oturdukları "hileli tahterevallide" "havada kalıp çırpınan olmak" durumunda kalıyorlar. (Radikal İki, 11 Şubat 2007). Vatan haini durumuna düşmek tehlikesi ile karşı karşıya kalmak da cabası. Aslında Türkiye hiçbir zaman sadece Türklerin olmadı. Ama bugünkü ortamda bunu söyleyene meczup muamelesi yapılıyor. Bu toprakların barındırdığı çeşitliliği en veciz şekilde anlatmayı becerebilenlerden biri de sevgili Hrant Dink idi. Ortalığı kasıp kavuran milliyetçilik ona bu topraklarda yaşamayı çok gördü.
Almanya'da 19. yüzyılın sonunda, yani Nasyonel Sosyalist Parti'nin oluşmasından 20-30 yıl önce, ilk olarak Yahudileri ve Polonyalı göçmenleri daha sonra da başka toplulukları hedef alan bir ayrımcılık vardı. Etnik farklılıklara vurgu yapılarak politika üretiliyordu. 1880'lerde, Berlin Üniversitesi'nde yaptığı konuşmalar ile bilinen tarihçi Heinrich von Treitschke, Yahudilerin "Almanya'nın talihsizliği" olduğunu söyleyebiliyor, Göttingen Üniversitesi profesörlerinden de Lagarde ismi ile bilinen Paul Bötticher ise Yahudilerden enfeksiyona neden olan "mikroplar" olarak söz edebiliyordu. Nazi partisinin sembolü olan, varlığı çok eskilere giden gamalı haç figürü, yine bu dönemde oluşan ve adına Hammer toplulukları denen mahalli milliyetçi örgütlenmelerin içinde kabul görmeye başlamıştı. Bu toplulukların yayınevi, Musevi karşıtı "akademik" kitaplar basıyor, dergileri 'Der Hammer', Hıristiyan isimlerin ve geleneklerin Alman olanlar ile ikame edilmesi yönünde propaganda yapıyordu. Kendilerini "milliyetçi" olarak takdim eden bu tür topluluklar bilimsel bir eda ile sundukları ırkçı politikalar ile Almanya'da yaklaşmakta olan faşizmin ayak sesleri idiler.
1920'ler Almanya'sında bu tür topluluklar, şiddet eylemlerine girişen paramiliter çetelerin düşünsel arka planını ve söylemlerinin temelini oluşturuyordu. Paramiliter çeteler, bugünün Türkiye'si ile 1920'ler Almanya'sı arasındaki ikinci benzeşme noktasını oluşturuyor. Hammer toplulukları, milliyetçiliği tekellerine alarak ayrımcılığı akla uyduracak söylemler üretirken, genellikle l. Dünya Savaşı gazilerinin biraraya gelmesiyle oluşan paramiliter çeteler de işin "terörize etme", "tehdit etme" ya da kendi örgütsel mahkemelerinde suçlu bulunanları "cezalandırma" kısmını yapıyorlardı. Birinciler söylemi üretiyor, ikinciler de hukuk dışı eylemleri yerine getiriyorlardı. Bugün Türkiye'de bu dinamik bizlere hiç de yabancı değil. Her gün ayrımcı milliyetçi söylemlere arkasını yaslayan yeni bir çetenin ayinleri ile tanışıyoruz. Gerçeğinin eksik kaldığı günler oluşan açığı ise televizyon dizileri kapatıyor.
Paramiliter örgütlenmeler
Alman ve Japon faşizmlerini çalışanların çok iyi bildiği gibi, dünyada en tehlikeli oluşumlar "iktidarını yitiriyor olan erkekler"in başının altından çıkar. ("Yitirmiş" değil de "yitiriyor olan" diye altını çizeyim). Örneğin, Almanya'da SS'in nüvesi olan SA örgütlenmesi, l. Dünya Savaşı gazilerinden oluşuyordu. Bu askerler, cephelerde "kahramanca" çarpışmışlar ancak savaş kaybedilmişti. Sivil hükümet, Versay antlaşmasını (Almanların uzun süre kendilerine "dikte edilen" antlaşma anlamında Versay Diktat'sı adını verdiği metin) imzalayarak bu "kahramanları" "arkadan hançerlemişti". Bu şiddete yatkın adamlar, Nazi Partisi'nin kuruluşunda yer aldıktan sonra hızlarını alamayıp 1920'ler Almanya'sında bir de darbe yapmaya kalkmışlar ancak başaramamışlardı. Kısacası Almanya'daki faşist örgütlenmenin nüvesini, l. Dünya Savaşı'nda kullanıldıktan sonra bir kenara atılmış adamlar oluşturmuştu. Aynı şeyi Japonya'da samuraylar için de söylemek mümkün. Onlar da, kendilerini prestijli kılan savaşçı niteliklerine olan gereksinim azaldıkça ve giderek toplumdaki ayrıcalıklı konumlarını yitirdikçe, faşizan olmaya yüz tutmuşlardı.
Toplumda eli silah tutan ve ona artık ihtiyaç duyulmadığını hisseden erkeklerin sayısındaki artış, her zaman faşizan oluşumlara gebedir. Türkiye'de uzun zamandır devletin birçok kurumu üzerinde denetim getirme çabaları var. AB uyum yasaları ile gelen birçok kurumsal reform, bugün artık Türkiye'de, güvenlik güçlerinin astığı astık, kestiği kestik bir tutum içinde olmalarının önünde, henüz kağıt üstünde bile olsa, önemli bir engel teşkil ediyor. Denetlenebilir olmanın getirdiği "karizma çizilmesi", insanların silaha karşı olduklarını sivil eylemler ile ifade etmeleri, vicdani retçilere olan desteğin eskisinden daha fazla ifade edilmesi ile birleşince, iktidarını yitiriyor olan adamların kimyası büsbütün bozulmaya yüz tuttu. Ortalık söylem üreten ve şiddete başvuran örgütlenmelerin içinde yer alan emekli askerlerden, polis teşkilatı müdürlerinden geçilmiyor. Başına çuval geçirilmişlik hissiyatı epeyce yaygın. Kendilerini kanun yapıcı ve uygulayıcı olarak gören ve toplumda hukuk devleti yokmuş hissini yaratan paramiliter örgütlenmelerin, elinde ya da belinde silah ile gezen adamların sayısı her geçen gün artıyor. İnsan bunları izlerken Türkiye'de artık silaha karşı olmanın, gerçeküstü bir duruma tekabül ettiğini düşünmeden edemiyor. Her taraftan rastgele atılan fişek misali yükselen bir şiddet sarmalının içine düşmüş bulunuyoruz.
Devletçi milliyetçilik
Siyaset biliminde, devlet odaklı, örneğin askeri darbeler ile gerçekleştirilen rejimlere otoriter rejimler denir. Faşist rejimlerde ise şiddeti gerçekleştiren unsurlar çete tipi yani paramiliter örgütlenmelerdir. Faşizmlerde ordu çeteleri değil, çeteler orduyu yutar; devlet siyasal partileri değil, bir siyasal parti devleti yutar. Bu yapıların her ikisi de şiddet içerir. Dolayısıyla tasvip edilir, yenir yutulur bir tarafları yoktur. Otoriter ve faşist rejimlerin her ikisi de birbirinden beterdir ama kötülükte benzeşmelerine rağmen, yine de literatürde, kavramları doğru kullanmak adına aralarındaki farkların altı çizilir. Bu açıdan bakıldığında aslında Türkiye'de daha ziyade "otoriter" bir yapı olduğunu söylemek gerekir. Ancak bugün, bir siyasi rejim olarak değil de yükselen bir dalga olarak faşizmden söz etmeyi gerekli kılan gelişmeler var.
Aslında Türkiye'de milliyetçilik her şeyden önce "devletin muhafazasına" odaklanan bir ideoloji oldu. Zaman zaman yükselen ırkçı-ayrımcı türü de, daha egemen olan özümseyici-ayrımcı türü de son kertede hep devletin muhafazasını amaçladı. Türkiye'de hiçbir şey devletin bekasından daha önemli olmadı. Milliyetçi ideoloji devletin emrinde gelişti. Devlet kendisi için "kurşun atacak" olanları, bu ideolojiye yakın duranlar arasından seçti, onlar da devletlerini kırmayıp bu işleri şeref duyarak yerine getirdi. Ancak AB uyum yasaları, güneydoğu sınırında oluşmakta olan Kürt devleti gibi faktörler, devletin güvenlik güçleri içinde iktidarın yitirilmesi olarak algılanmaya başlandı. Bugün, devletin "kurşun atması" için zaman zaman devreye soktuğu çeteler, artık devletin kontrolünden çıktı. Devletin yarattığı ve uzun zamandır hoşgördüğü oluşumlar artık sadece emir almakla yetinmiyor, toplumda popstar misali popüler olmak istiyor. Kameralara hasret "kahramanlar" attıkları her adımda, gerçekleştirdikleri her şiddet eyleminde omuzlara alınmayı bekliyor. Bugün artık devlet kendi muhafazası için yarattığı canavarı kontrol etme becerisini yitirdi. İşte bu yüzden bugün, karşı karşıya olduğumuz olgunun adının faşizm olduğunu söylemek gerekiyor. Zaten garip ama, Türkiye'ye faşizm gelecek idi ise eğer, o da herhalde devlet eliyle gelecekti. Bu da Türk faşizminin bir açmazı olsa gerek.