Feminizm, özgürlük ve türban

Kadın ve erkeğin biyolojik tanımlarının ötesinde öncelikle "insan" oldukları vurgusuna dayanan ilk eşitlik taleplerinde, henüz sorgulanmamış bir hümanizm göze çarpar.
Haber: SÜREYYA SU / Arşivi

Kadın ve erkeğin biyolojik tanımlarının ötesinde öncelikle "insan" oldukları vurgusuna dayanan ilk eşitlik taleplerinde, henüz sorgulanmamış bir hümanizm göze çarpar. Kadın -erkek eşitsizliği, kadın bedeninin erkek bedeninden biyolojik farkının Batı kültüründe kadınların aleyhine çeşitli şekillerde yorumlanmasına dayandığından, feministler ilk başlarda, insan olmakla cinsiyet farkı arasında bir ilişki bulunmadığını tekrarlayarak birtakım önyargıları yıkmaya çalıştılar. Bu stratejiyi izleyen feministler için hümanizmin cazibesi, cinsiyet bakımından "yansız" söyleminde yatar. Nitekim hümanizm kadınlara bilgi yoluyla özgürleşmeyi vaat ediyordu. Hümanizmin ışığında aydınlanma felsefesi insanın sabit bir doğası olduğu yargısını yadsıyordu. İnsanın doğası bir ilk veriydi, ama aynı zamanda değişebilirdi de. Bu değişim eğitim ile sağlanabilirdi. Condorcet'ye göre kadınlar aşağı statülerinden eğitilerek çıkabilirlerdi. İlk dönem feministler de, eğitime, bilimsel doğrunun özgürleştireceği inancının etkisiyle yaklaştılar.
Simon de Beauvoir'ın "kadın doğulmaz, olunur" sözü, feminizmin aydınlanma ile ilişkisinin altını çizen bir anlayışın ifadesi olarak önem taşır. Condorcet gibi kadının dönüşebilir olduğu vurgulanırken, toplumsalın kodları değiştiğinde kadınların da akıl ve muhakeme sahibi olduğu ispat edilmiş olacaktır. Kadınların dişil değerleri benimsemeye yönelik olarak sosyalleştirildiklerini kabul etmek, kadınların kaderini değiştirme imkanını ortaya çıkaracaktır. Kadınları, hayatlarının geleneksel kalıplarını izlemesi talebinden kurtarmak için cinsiyetin ve toplumsal cinsiyetin (sex ve gender) ayrılmasına gerek duyuldu. Eğer dişilik, biyolojik olarak belirlenmemiş ve toplumsal olarak inşa edilmişse, toplumsal değişim kadınların özgürleşmesini getirebilir. Bu bağlamda, örneğin, anneliğin değerden düşürülmesi öne çıktı. Çocuk yetiştirmek, özgürlüğün kısıtlanması olarak açıklandı. Hatta, kendilerinden geleneksel olarak beklenene uyar göründükleri, anne olmak istedikleri için kadınlar suçlu hissettirildiler.
Burada, feminizmin cinsel fark üzerine sorunsalının, aydınlanmanın kültürel fark üzerine sorunsalıyla bir koşutluk izlediğini görüyoruz. Aydınlanmanın ve hümanizmin ilerleme ve modernleşme ilkeleri aynı zamanda kültürel fark ile ilgili modernleştirme ve uygarlaştırma söyleminin meşruluk araçlarını oluşturur. Bu söylem, Batı'nın kendi benliğinin dışına ittiği ötekileri geri ve bu nedenle geliştirilmeye muhtaç olarak tanımlamasıyla kuruldu. Hümanizm ve aydınlanma Batılı özneyi uygar ve evrensel olarak kurarken, kültürel farkla da modernleştirme ve uygarlaştırma misyonu aracılığıyla bir ilişki kurar. Batılı özne ötekiyle arasındaki mesafeyi belirlerken, kendi konumunu mütekamil olarak sabitleyecek şekilde, kültürel farkı zamansallaştıran bir anlatı geliştirdi. Bu zamansal anlatı, farkı "ilkel", "geri", "geleneksel" vb. terimlerle düşünmeyi mümkün kılar. Dini aklın ötekisi olarak kuran aydınlanma öznesi, dini olan her şeyi bu "ilkel", "geri", "geleneksel" gibi terimlerle değerlendirmeye konu etti.
Kadın ve gelenek
Böylece Tanrı'nın yerine bilişsel bir varlık olarak insanı koyan, dolayısıyla aklı aşkınsal kılan, hümanist felsefe, geleneksel toplumlarda kadını ezen kültürel pratiklerin ve dinsel kurumların eleştirisi için de temel gönderim noktası olur. Kadınların ezilmesinden sorumlu geleneksel kurumlar, geleneksel toplumların geriliğinin kanıtı olarak gösterilir. Aydınlanmacı feminist söylem, geleneksel toplumların, modernliğe ve özgürlüğe açılım sağlamaları için, özellikle kadının bedeninde somutlaşan baskıcı kültürel pratiklerden radikal bir kopuşu gerçekleştirmek zorunda olduklarına vurgu yapar. Aydınlanma projesinin bu feminist vurgusunun kendisine temel aldığı hedef, kadını baskı altında tutan "geri" Müslüman geleneklerin dönüştürülmesidir. Bu kültürlerdeki modernlik öncesi toplumsal yapıların ve değerlerin radikal bir dönüşüme uğraması, kadınların durumlarında yapılacak iyileştirmenin olmazsa olmaz koşulu olarak görülür. Bu zorunluluk, aynı zamanda geleneksel kadının içinde bulunduğu baskıcı ve özgürlükten yoksun koşulların etik bir eleştirisi anlamına da gelir. Böylece kadın, özgürlüğe yer tanımayan tüm bir kültürün göstergesine dönüşür (M. Yeğenoğlu, "Sömürgeci Fantaziler"). Kadın ve gelenek arasında kurulan mecazi ilişki, feminist söylemde başörtüsü ya da türbanın sorunsallaştırılmasıyla ilgili ipucu verebilir. Türban, baskıcı olan ve özgürlükten uzak İslamî geleneğin en temel göstergesidir. Bunun sonucunda, türbanın çıkarılması kadının özgürleşmesinin en önemli göstergesi olarak addedilir. Başörtüsünün açılmasıyla Müslüman kadınların özgürleşmeleri yolunda önemli adımlar atılacağına duyulan inanç, aydınlanma felsefesine hakim olan rasyonalist varsayımlarla tarihsel olarak eşzamanlı olduğu gibi kavramsal olarak da uyumludur. Bilginin temel aygıtını görme olarak tahayyül eden rasyonalist varsayımın ilkesi, gerçeğe ulaşmak için onun üzerindeki örtüyü açmak oldu.
Türban ve ileri/geri
Feminizmde fark kavramını sorunsallaştırırken farkı, yapısalcılık sonrası kavramların imkanlarıyla, örneğin oluş ile birlikte düşünmek kadının özgürlüğünü hümanist söylemin ötesinde düşünebilmenin yollarını bize açabilir. Bu, bize, sürekli ikili karşıtlıklar içine sıkıştıran bir metafiziktense ve yeniden başkalıklar üreten bir kimlik politikasının kısırlığına mahkum etmektense hatta muhafazakârlaşan bir özgürlük söyleminin karar verilemezliğindense, daha çok kimlikleri saptırmayı, dönüştürmeyi ve değiştirmeyi gerektiren bir eylemliliği sunacaktır. Bugün sosyolojinin yorumsamacı açılımlarıyla okundukta, türbanı geleneksel olanın bağlamından, modern olanın bağlamında değerlendirebilmenin daha anlamlı olduğunu görüyoruz. Bu bağlamda türban bir melezleşmeyi, saptırmayı, dönüştürmeyi ima ediyor. Resmi ideoloji, aydınlanma söylemini referans alarak, ürettiği imgeler aracılığıyla "geri"ye özgü kılınan her şeyi türbanlıların bedeninde somutlamıştır. İleri/geri ayrımında ortaya çıkan bu gerilim, bugün türbanlıları "modernliğe uymayan" giyim biçimlerini değiştirmeye iten bir etki yapmakta olup, geri olarak işaretlenen türbanlarını moda aracılığıyla uygarlaştırıcı kapitalist makinanın dönüştürücü üretimine açmaya özendiriyor. Böylelikle, resmi ideolojinin her türlü dil oyunuyla üretip yaygınlaştırdığı "çağdaşlık" modelini tersyüz etmeye çabalarken, türbanlılar, "geri" olana münhasıran tepki göstermeye yöneldiler ve bu tepkiyi türbanlarını stilize etme girişiminde somutladılar. Türbanlılar, gösteren ile gösterilen arasındaki uzlaşımsal ilişkiyi keşfederek, kendi burjuva ve modernlik imgelerini yaratmakla Batı dışı modernlik imkanlarını deneyimliyorlar.