Fikirleri olan kadınlar

Türkiye'de sokağa dökülenlerin ve muhtıranın Almanya'da yarattığı en belirgin etki, medyanın geçmişte AKP'yi nitelerken kullandığı
'muhafazakâr'ın yanına bir de 'İslamcı' sıfatının eklenmesi oldu.
Haber: ESMAHAN AYKOL / Arşivi

Türkiye'de sokağa dökülenlerin ve muhtıranın Almanya'da yarattığı en belirgin etki, medyanın geçmişte AKP'yi nitelerken kullandığı
'muhafazakâr'ın yanına bir de 'İslamcı' sıfatının eklenmesi oldu. Düne kadar AKP'yi, Hıristiyan Demokratların (CDU) Müslüman versiyonu gibi görüyorlardı oysa.
Federal Meclis'e sol partilerden giren üç beş milletvekilini saymazsak, Alman siyasetinde ya da ekonomisinde Müslüman kökenlilerin etkisinden söz etmek mümkün değilken, pazardan dönen başı bağlı iki kadına bakıp 'Almanya Müslümanlaşıyor' diye histeri krizi geçiren mebzul miktarda insansa eskiden beri vardı.
Almanya'nın çok okunan haber dergisi Der Spiegel'in 26 Mart tarihli sayısı 'Mekke Almanya: Sessiz Müslümanlaşma' kapağıyla çıkmıştı. Hemen ardından, medya, eski gazeteci Udo Ulfkotte'nin kuracağı Hıristiyan-Ekoloji Partisi'ne (Christlich-Ökologische Partei) uzun uzun yer vermiş; Ulfkotte, Almanya'nın Müslümanlaştığını ve müstakbel partisinin bu gidişatın önüne geçeceğini ilan ederken, CDU'nun İslam uzmanı milletvekili Kristina Köhler, 'Ulfkotte'nin üzerinde durduğu konularda CDU'nun zaten yeterince hassas olduğunu' belirterek, böyle bir partiye gerek olmadığını söylemişti.
Bütün bu tartışmaları başlatan olay, Frankfurt Aile Mahkemesi'nde görevli bir (kadın) hakimin, Fas asıllı Müslüman bir kadının, kocasından dayak yediği gerekçesiyle açtığı boşanma davasını reddetmesiydi. Hakim, 'o kültürden' gelen insanlarda, 'erkeğin kadını terbiye etmesinin' doğal olduğuna değindiği karar gerekçesinde, Nisa Suresi'nin 34. ayetini dayanak almıştı. (Bu karardan sonra bütün Almanya ayağa kalktı, hakim zorunlu izne çıkarılıp ortadan kayboldu.)
Böylece biz de, Alman devletinin Müslüman kadınların kaderine dair izlediği 'liberal' siyasetin sınırının vücut bütünlüğünün korunması olduğu anlamış olduk. Ne de olsa, sınıf arkadaşları ve hatta erkek kardeşleri beden eğitimi ya da yüzme dersindeyken, yedi yaşındaki tesettürlü kız öğrencilerin bir kenarda beklemesi pek kimseyi rahatsız etmiyordu. Cinsel bilgiler verildiği gerekçesiyle biyoloji dersine de katılmıyordu Müslüman kızlar. Okulun düzenlediği gezilere de. Onlar öyleydi. Müslüman kızlar işte. Üç yaşında da, yedi yaşında da olsa Müslüman. Zaten birkaç sene sonra da babalarının bulduğu biriyle evlenmeyecekler miydi?
AB Komisyonu'nun yayımladığı raporlarda, AB üyesi ülkeler arasında Almanya'nın adı, çocukların eğitim şansının etnik ve sosyal aidiyete en çok bağlı olduğu ülke olarak geçiyor.
İsmi medyaya yansıtılmayan Frankfurtlu kadın hakimin verdiği kararın gerekçesinde yer alan 'o kültürden gelen insanlar' şiarı, Alman devletinin Müslüman kadınlara yönelik siyasetinin de ana hatlarını çiziyor: Liberalmiş gibi yapmak. Eh, o kültürde öyleyse, böyle dayağı da yesin, demek. Burada yaşıyorlar ama bizimle eşit olamazlar ki, diye düşünmek. Anaokulu çağından itibaren kendi içine kapanarak yaşamaya mahkum edilen Müslüman cemaat mensupları arasında olup bitenleri -bir kadın namus cinayetinden ölmedikçe- görmezden gelmek. Böylece dışlamak.
'Henüz çıtırken evlenmiş'
Son dönemde Türk gazetelerinde okuduğum birkaç yazı, Türkiye'de de, liberal gibi yaparak aslında tepeden bakan, 'Onlar da öyle yaşasın canım' diye düşünen bir kadın grubunun ortaya çıkmakta olduğunu düşündürdü bana. Hayrünnisa Gül'ün 15 yaşında, başarılı bir öğrenci olarak okuduğu Çemberlitaş Kız Lisesi'nden babasının 'isteğiyle' ayrılıp, 30 yaşındaki Abdullah Gül'le evlendirilmesi, Gül çiftinin, 'her ikisinin güzel kahverengi gözlerindeki ışıkların' (Perihan Mağden, Radikal 28 Nisan) ardında, gölgede kalıvermişti her nasılsa. Oysa gazetelerde 15 yaşındaki bir kızın, babası yaşındaki bir adamla, aile zoruyla evlendirildiğini okuduğumuzda, en azından derin bir iç geçirip töreye, devletin umursamazlığına, kadın derneklerinin imkanlarının yetersizliğine... hiç olmazsa kadere veryansın etmiyor muyduk? Aile baskısıyla evlendirilen çocuk yaştaki kızların trajedisinin bu memlekette haber değeri taşıma nedeni, o kocalarda, gelecekte Cumhurbaşkanı olma potansiyelinin görülmemesi miydi yani? Yoksa, 'o kültürün' kadınlarının tıpkı YÖK Kanunu'nda olduğu gibi, yüreğimizde de saçlı başlı kadınlar kadar hakları yok mu?
Nur Çintay A., Radikal Cumartesi ekinde, 28 Nisan'da yayımlanan yazısında, Hayrünnisa Gül'ün genç görünmesinin formülünün, 'cildinin genetiğiyle' birlikte 'henüz çıtırken' evlenmesi olduğunu söylüyor. Yazı, şöyle devam ediyor: "(Hayrünnisa Gül'le) ilgili en dikkat çekici, en çarpıcı noktalardan biri: Adamın işini hafifleten kadınlardan. Sorun çıkartmayan. Çözebileceği problemleri hiç aksettirmeyen. Hayrünnisa adı, 'kadınların hayırlısı' anlamına geliyor. Bu açıdan, doğru seçim olmalı..."
Nur Çintay A., Hayrünnisa Gül söz konusu olduğunda, 'sorun çıkartmayan' kadınları 'hayırlı' ilan ederken, aynı yazıda, birkaç paragraf sonra, 'sorun çıkartan' bir kadına 'selam çakınca' benim kafam karıştı doğrusu. Şöyle diyor yazıda: "Nazmiye Demirel'in bir gece dışardan geç dönen kocayı eve almadığı, Demirel'in de geceyi Cavit Çağlar'ın evinde kıvrılarak geçirdiği de efsaneler arasındadır. Doğruysa, bir selam çakıyoruz buradan".
Tamamlanamayan lise
AKP çevresinden kadınlar da Hayrünnisa Gül'e dair yazılar yazdılar. Takvim gazetesinde (26 Nisan) Nazlı Ilıcak, şöyle diyordu: "(Hayrünnisa Gül) 15 yaşında evlendiği için üniversite tahsilini tamamlayamamıştı. Bu içinde ukde olarak kaldı".
Oysa, 'evlendiği için tahsilini tamamlayamadığında' Hayrünnisa Gül, Lise 1. sınıftaydı. Tam 16 yıl sonra, 1996 senesinde dışardan girdiği sınavlarla, liseyi bitirebildi. Nazlı Ilıcak'ın bunu söylemeye dili varmıyor. Bir çocuğun, babasının 'isteğiyle' evlendirilmesi neyse de, başarıyla (8.66 not ortalaması) devam ettiği okulundan alınmış olmasını içine sindiremiyordur belki de.
Ayşe Böhürler de Yeni Şafak gazetesinde (28 Nisan), 15 yaşında evlendirilme bahsine hiç girmeden, aynı şeyi söylüyor: "(Hayrünnisa Gül), başörtüsü nedeniyle üniversite eğitimini alamamıştır ama kendisini çok iyi yetiştirmiştir". Böhürler, 'yakından tanıma fırsatı bulduğu' Hayrünnisa Gül'ü, "kendi fikirleri olan ve bunları savunmaktan korkmayan" bir kadın olarak tanımlıyor. Çintay A. da, 'çocukların açtığı sitelerden, bloglardan haberdar olduğunu', hatta, 'bilgisayarda ciddi arşiv tuttuğunu' söylemişti az önce andığım yazısında. Bu devirde, bir kadının kendi fikirleri olduğunun ve çocuklarının blog'larından haberdarlığının muştulanması, herhalde ancak karşımızdaki kadın türbanlı ise olacak iş. Hiç kimsenin böyle laflarla Çintay A.'yı övmeye kalkacağını sanmam. Böhürler'i de. Evet, Böhürler de anlaşılan 'diğerlerinin' arasından iş kadını ya da MKYK üyesi olduğu için sıyrılmış oluyor.
Gene Böhürler'den, Hayrünnisa Gül'ün 'sadece Kayseri değil dünya mutfaklarına da meraklı' olduğunu ve 'sofrasında her ülkenin mutfağından yemekler bulabileceğimizi' öğreniyoruz. Çintay A. sayesinde, Gül'ün, 'sadece hünkârbeğendi yapmasını bilen aşçı'yı kovup, 'sistematik bir şekilde, hangi tarihte hangi misafire ne ikram edildiğini belgeleyen bilgisayar kayıtları tuttuğu' bilgisine de vakıftık zaten. Mutfak, yemek, ev düzeni, çocukların yetiştirilmesi, alışverişe çıkılması meseleleri konusunda da içimiz rahatlatılmıştı.
"Tüm bu özeliklerini görmezden gelip onu sadece başörtülü bir eşe indirgemek gerçekten Hayrünnisa Gül'e haksızlık olur" diye bitiriyor yazısını Ayşe Böhürler. Bana da haksızlık yapılıyormuş gibi geliyor doğrusu.