Filmden aşk, aşktan film

Ayça 30'larında, İstanbullu bir genç kadın. Bir tiyatroda oyuncu, aynı zamanda Göçebe Şarkılar isimli bir grupta şarkı söylüyor. İstanbul'un karmaşasından, insanlardan, tacizlerden, olan-bitenden ölesiye sıkılmış.
Haber: NAZAN ÖZCAN / Arşivi

Ayça 30'larında, İstanbullu bir genç kadın. Bir tiyatroda oyuncu, aynı zamanda Göçebe Şarkılar isimli bir grupta şarkı söylüyor. İstanbul'un karmaşasından, insanlardan, tacizlerden, olan-bitenden ölesiye sıkılmış. Tiyatrodayken herkesin ayıla bayıla seyrettiği kadına gerçek hayatta bakılmıyor bile: Çünkü şişman. Bütün şehir kadınları gibi yalnızlığın dibine vurmuş.
Hama Ali, 50'li yaşlarında Iraklı bir aktör. Saddam iktidarı aldığında 10 yıl dağlarda yaşamış, sonra Bağdat'ta sinema eğitimini tamamlamış. Süpermen Irak'ta gibi B tipi filmlerin kahramanı. O kadar ünlü ki, Irak'ta sokakta yürüyemiyor. O kadar meşhur ama o kadar da fakir. Hadi boylu boyunca söyleyelim, yaşlı, şişman ve kel bir Kürt.
Ayça ile Hama Ali'yi birleştiren, Kürt yönetmen Ravin Asaf'ın 2003 yılında çektiği Sarı Günler filmi. Ayça filmde köyün gözdesini, Hama Ali ise ağasını oynuyordu. Sanat mı hayatı taklit ediyor yoksa hayat mı sanatı bilinmez, Ayça ile Hama Ali film çekimleri sırasında gerçekten âşık oldular. Çekimlerinden sonra Ayça İstanbul'a, Hama Ali Süleymaniye'ye döndü. Ayça onu olduğu gibi kabul eden bir erkek bulduğu için mutlu ama uzak olduğu için mutsuzken, Hama Ali ona kaçakçılarla, kamyoncularla video mektuplar gönderiyordu. Video mektuplarda Ayça'yı çok özlediğini, onu çok sevdiğini anlatıyordu. Sonuna da kendi filmlerinden parçalar koyuyordu. Uzak aşk bütün güzelliği ile devam ederken, Bush Irak'a giriyor ve haberleşme kesiliyor. Ayça'nın, Hama Ali'yi merak etmekten, özlemekten sıtkı sıyrılınca Irak'a gitmeye karar veriyor ve yola koyuluyor. İstanbul'dan Diyarbakır'a, Silopi'ye, Habur'a, oradan geçemeyeceğini anlayınca, Van'a ve İran'a... Çünkü Hama Ali onu İran- Irak sınırındaki bir İran köyünde bekliyor...
Kıskanılası aşk
Ayça Damgacı'dan bu aşk öyküsünü dinleyen Boran, Sessiz Ölüm gibi filmlerin yönetmeni Hüseyin Karabey, bu hikâyeyi uzun metrajlı film yapmayı kararlaştırıyor. Ve başrolleri de bu aşk hikâyesini yaşayan oyuncular Ayça Damgacı ve Hama Ali Khan'a veriyor. Şu anda montajı da biten filmin adı Gitmek.
Karabey, bu hikâyeyi film yapmaya karar verdiğinde Mahir Günşiray'ın tiyatrosunda oyuncu yönetmeni olarak çalışıyormuş: "Benim yaşadıklarımla Ayça'nın yaşadıklarını birleştirdik. Öyle bir hikâye yaptık ki, her şey neredeyse gerçek. Tabii biraz eklemeler var. İki üç tane kurmaca karakter gibi". Soran isimli, Avrupa'ya gitmeye çalışan bir Kürt ressam, kaçakçılar, göçmenler, insan kaçakçıları filme dahil oluyor. Karabey "Film her şeyi tersine çeviriyor" diyor. Bir tür ezber bozma yani. "İlk başta bunlar kim dediğiniz karakterlerle kıskanmaya başlayacaksınız, onların yaşadığı aşkı, içtenliği vs. Tersine bir hikâye. Ayça mutlu olmak için batıdan doğuya doğru gidiyor. Benim bu filmi yapma sebeplerimden biri buydu. Batıdaki 'insan hakları'na saygı duyan 'insancıl' yönetmenlerin filmleri beni çıldırtıyor. O filmlerde doğudan batıya kaçan insanlardan bahseder, çünkü batıda her şey mükemmeldir. Doğu sadece kurbanlar ve katillerden oluşan bir yer değil. Batıdaki filmlerde nedense böyle gösteriliyor hep. Halbuki hayat doğuda daha zengin. Onları göstermek istedim" diye anlatıyor Karabey. Tersine şeyler Karabey'in dikkatini pek cezbediyor, bunu biliyoruz, daha önceki belgesel filmlerinden Sessiz Ölüm'de F tipini, Boran'da faili meçhulleri anlatmıştı. İyi bir şey anlatmayacak mısınız diye soruyoruz. Cevap geliyor: "Hayata nereden baktığınızla ilgili bu. Tsunamiden sonra yabancı kanallar orada ölen turistlerin hikâyelerini kısa kısa anlattı hep. Mesela İsrail'de kaçırılan askerin hikâyesini biliyoruz ama onun yüzünden öldürülen hiç kimsenin hikâyesini bilmiyoruz. Ben de bunu yapıyorum, anlatıyorum. Batıdakiler yapıyorsa biz de yapabiliriz. Her gün Irak'ta ölen onlarca insan haberi yerine, her gün Irak'ta ölen bir kişinin üç dakikalık portresi anlatılsa çok daha anlamlı ve etkili olur. Ben bu filmle savaşı göstermeden, o savaşta ölenlerden birinin hikâyesini anlatıyorum. Cık cık cık 80 kişi ölmüş diyoruz. Ama kişisel hikâyeler anlatırsan, senin gibi bir insan olduğunu hissettiriyor ölenin. Ben kendi borcumu ödemek için yapıyorum bu filmi".
Yoldan hikâyeler
Karabey ve 10 kişilik ekibi, bu aşk, yol, savaş filmini çekmek için İstanbul'dan yola çıkıp tam 6 bin km yol tepmiş, ellerinde HDV kameralarla. "Yolda hikâyeler bulacağımızı biliyorduk" diyor Karabey. Sekiz haftalık çekimler boyunca her şey tam da düşündükleri gibi olmuş. Boşaltılmış bir köy, Güneydoğu'da bir aşiret düğünü, sınırda kamyonculuk yapan oğlunun Irak'tan gelmesini bekleyen bir annenin hikâyesi hep filme girmiş. "Aslında Türkiye'de OHAL'in yeni hali bu çektiklerimiz. Irak'ta bir savaş var ama Türkiye'de de Kürt bölgesinde devamlı bir gerginlik var. Türkiye'de Kürt bölgesinde çekilenlerin yüzde 90'ı belgesel niteliğinde. Orası hep konuşuldu ama hiç gösterilmedi" diye tamamlıyor sözünü. İran'da ve Irak'ta da işleri tıkır tıkır işlemiş. "İran'da film çekmek çok keyifli çünkü herkes oyuncu. Ağzımız açık kaldı" diyor Karabey. Tabii bu yolda karşılaştığı hikâyeleri hemen filme dahil etmesi de onun belgesel yönetmenliğinden gelen yeteneği. "Her iki tekniği de kullanarak kendi yalanlarımı söylüyorum. Eminim çoğunluğun hoşuna gidecek yalanlar benimkiler". Yani filmin yarısına kadar biz Ayça'nın hikâyesini takip ediyoruz, yarısından sonra Ayça başkalarının hikâyesini takip ediyor. Karabey şu anda filmin montajını bitirdi, sonra sırasıyla Antalya, Rotterdam ve en önemlisi de Berlin Film Festivali'ne göndermeyi planlıyor. Biz ise görmek için Şubat'ı beklemek durumundayız. Söylemesek çatlarız, çok acıklı bir hikâye seyredeceksiniz ama arada müthiş espriler patlıyor!