Fragmanlar, Baker'in anısına

15 Temmuz 2007, günlerden Pazar. Radikal'i her zamanki gibi, günün ilk işlerinden biri olarak okuyorum. Sıra Radikal İki'ye geliyor. İlk sayfanın üst köşesinde bir çağrı.
Haber: E. FUAT KEYMAN / Arşivi

15 Temmuz 2007, günlerden Pazar. Radikal'i her zamanki gibi, günün ilk işlerinden biri olarak okuyorum. Sıra Radikal İki'ye geliyor. İlk sayfanın üst köşesinde bir çağrı. "22 Temmuz Pazar. Siyaset yasak. O zaman haftaya, hafif (ya da kısmi ağır) siyasi partilerden, adaylardan söz etmeyen yazılarınızı bekliyoruz. Örneğin, ... ... sosyal demokrasiyi kurtaracağım diye helak olan Fuat Keyman'dan sinema... hakkında yazılar bekliyoruz".
Ben bu daveti, bir bakıma çok güzel bir meydan okuma içeren bu daveti kabul ederim diyorum kendi kendime. Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler üzerine çalışan bir akademisyen olmasaydım, edebiyat eleştirmeni olmayı çok isterdim. Hatta doktoramı bitirirken, o dönem Edward Said hayranlığım ve okuduğum "sömürge sonrası edebiyat ve kimlik" çalışmalarından etkilenerek, acaba "karşılaştırmalı edebiyat" alanında bir lisansüstü çalışma daha yapsam mı diye çok düşünmüştüm. Ama olmamıştı. Amerika'ya ilk kitabımı yazacağım doktora sonrası çalışmalarımı sürdürmeye gitmiştim.
Ben bu daveti kabul ederim, hatta son on yılda en çok beğendiğim, Nuri Bilge Ceylan'ın Uzak filmi (2002) ve o filmle yine çok güzel olan ama Uzak kadar beğenmediğim İklimler (2006) arası bir karşılaştırma yaparım diye düşünmüştüm. Uzak yabancı film Türk filmi ayrımı yapmadan, son 10 yılın en önemli filmleri arasına giren bir film. Müthiş bir film. Her karesi en ince detayına kadar düşünülmüş bir film. İki yıl evvel, doktora seminerleri vermek için gittiğim Kanada, Ottawa'da kaldığım evin yakınındaki video kiralama dükkânı, West Cost'ta, uluslararası filmler kısmında en fazla dışarıya çıkartılan filmlerin başında gelen bir film Uzak. Dükkânın o kısmında Kanadalıların ellerinde video, üzerinde konuştukları bir film, bir gurur kaynağı. Filmin video kasedi ellerinde film üzerine konuşan insanları görünce çok hoşuma giderdi. Uzak: Bir sinema anlatısı bu kadar güzel ve ince ayrıntılar üzerine gidemez.
Tamam ben Uzak üzerine yazacağım diyorum ve arabamı Taksim'e sürüyorum. Hafta sonu Ankara'da TÜBİTAK toplantısına gideceğim. Ayırttığım bileti almak için THY'nin Taksim bürosundayım. Sıramı bekliyorum. Sıra 181. Benim sıram 188. Yeterince insan var önümde. O zaman, yapılacak en iyi iş, hazır zaman bulmuşken Sabah gazetesinin Pazar Eki'nde çıkan, Gündüz Vassaf'la o yeni ve çok güzel, önemli, düşündürücü kitabı, Tarihi Yargılıyorum (İletişim, 2007) üzerine yapılan mülakatı okumak.
Elimdeki gazetenin ekini açıyorum, sayfaları çeviriyorum. Birden irkiliyorum. Karşımda o güzel ve anlamlı gülümsemesiyle sevgili Ulus Baker ve altında "Vedası erken ama mirası büyük oldu" diye bir başlık. Türkiye'nin yazdıkları en düşündürücü, en öğretici felsefecilerinin, sosyal kuramcılarının, siyasal kuramcılarının başında gelen sevgili Ulus Baker'i 12 Temmuz 2007 günü kaybetmişiz. Yakın dostlarının katıldığı bir cenaze töreniyle, Lefkoşa'ya, annesinin yanına gömülmüş.
2007'de bir şey var
Hrant bir kere daha haklı çıktı. Bu 2007'de bir şey var. Hepimizi kahrederek geçiyor. Ya çok karanlık, ya çok sıcak, ya çok yağmurlu, ya çok boğucu. Rahat etmek, nefes almak çok zor. Bu yılbaşı Hrant'ı, o büyük insanı vurdular. Bu yıl sadece onun için değil, Malatya vahşetinde kurban edilenler için, Ulus için, hepimiz için kötü geçen bir yıl oldu, oluyor. Bakalım daha neler olacak.
Hrant'ın vurulduğunu arkadaşım Marella telefonda bildirdiği zaman, arabada donup kalmıştım. Bir an gözümün önüne Hrant geliyor. Son görüşüm onu. Beyoğlu'nda Boncuk Lokantası'nın önünde karşılaşıyoruz. Kucaklaşıyoruz. Daha doğrusu o, o sevgi dolu, insanın kemiklerinde hissettiği sevecen kucaklayışıyla "merhaba dostum" diyor. Telefonda, Marella, nefes alamıyor gibi "Hrant'ı vurmuşlar, doğru değildir, değil mi Fuat?" diyor. Ama doğru olduğu hissi bütün ağırlığıyla içime çöküyor. Ben de nefes alamıyorum, içimdeki o ses "doğru" diyor, "onu vurdular, hem de kalleşçesine arkadan, sinsice yaklaşıp". 2007 yılı o anda, o Cuma günü, o öğleden sonra, tam da Hrant'ın söylediği gibi, kasvetli mi kasvetli başlıyor.
Televizyonlar hemen iyi milliyetçilik, kötü milliyetçilik tartışmasını başlatıyor. Halbuki Hrant'ın cenazesine kendi iradeleriyle, kendi tercihleriyle katılan yüz bini aşan kişi "insani durum" üzerine hislerini en sessiz biçimde yürüyerek dillendiriyor, "insanlar öldürülmesin", "acılar yaşanmasın" diyerek yürüyorlar. Hrant, kimliğini yaşadığı ve yaşatmaya çalıştığı anlarda hep ve her zaman "insan olmayı" önplana çıkararak konuşurdu. Böyle bir insanın ölümüne "milliyetçilik ekseninde" yanıt vermeye karşı en doğru ve anlamlı karşı duruş, "felsefi suskunluk" olurdu: Yapılan vahşi komplocu konuşmalara karşı, "susma hakkını" kullanmak.
Gazete sayfasına, Ulus'un resmine bakarken dalmışım. Aklım Hrant'a gitti. Birden Hrant'ı düşünür oldum. Ulus Baker'in o güzel gülümsemeli resmine bakıyorum. O ne muhteşem yazıydı, 'Felsefi Suskunluk' (Birikim, 1. sayı: 150, 2001). 11 Eylül teröründen sonra, ne olduğunu, ne olacağını anlamak için okuyorum. Dünyanın, dünya siyasetinin çok ciddi bir kırılma yaşayacağını, gelecek günlerin hiç de kolay olmayacağını biliyorum. Televizyon tartışmaları ve gazete yazıları terör uzmanlarından, komplo teoricilerinden geçilmiyor. Komplo üzerine komplo. Amerikan dış politikasını çalışanların çok rahat bileceği gibi, dünya siyaseti savaşa, işgallere, insan trajedilerine gidecek. Ama bir terör, bir komplo söylemi: Konuş, konuş, konuş, yaz, yaz, yaz... Bir uzman, bir uzman yorumu daha... İnsana bıkkınlık geliyor.
Elime o hafta çıkan Birikim geçiyor. Ulus Baker'in yazısı ve yorumu: Yapılan konuşmalara, yorumlara, çözümlemelere karşı susmak, felsefi suskunluk konumunu ortaya sürmek ve bir an durup düşünmek. Yurtdışı, yurtiçi okuduğum en iyi yazı. Onun Birikim yayınlarından çıkan, Aşındırma Denemeleri (2000) ve sonrası Paragraf yayınlarından çıkan, Siyasal Alanın Oluşumu Üzerine Bir Deneme (2005) kitapları gibi.
Ankara Siyah Beyaz
2001 yılının sonları, Ulus'un yazısını okuduktan iki, üç hafta sonrası, Ankara'da, Siyah Beyaz Bar'dayım. O dönem sıkılmış bir havam da var. Hâlâ nedenini bilmediğim bir şekilde, makale çalışmalarım ve kitaplarım, daha önce katkı verdiğim Toplum ve Bilim'den, Birikim'den ve İletişim Yayınları'ndan dost olarak bildiğim ve çalışmalarını takdir ettiğim Tanıl Bora tarafından dışlanıyor. Makale ve kitap önerilerini, "Biz kuramsal yazı basmıyoruz" gibi nedenlerle reddediyor. Bu dışlayıcı tavır, akademisyen olarak pek alışık olmadığım, anlam veremediğim, ama çok önemli olmayan bir tavır aslında. Önemli olan çalışmalarımın saygın yerlerde yayımlanması ve okunması, eleştirilmesi, öyle de oluyor. Ama bir taraftan da, anlaşılmaz bir şekilde, akademik nesnellik temelinde değerlendirmeler beklerken Tanıl Bora tarafından nedeninin ne olduğu da pek anlaşılmayacak bir tarzda dışlanmak üzüyor, ağır geliyor. Bunlar aklımdayken, gözüm kapının yanına ilişiyor. Elinde birası ve aralıksız içtiği sigarasıyla ve o her zamanki sevecen gülümsemesiyle Ulus Baker, selam gönderiyor, yanıma geliyor. Konuşuyoruz, dertleşiyoruz.
Çalışmalarımızdan, kuramdan, teröre karşı felsefi duruşun ne olması gerektiğinden konuşuyoruz. "Hocam, ne güzel yazmışsın, felsefi suskunluk yazında" diyorum, o her zamanki mütevazı tavrıyla "sağolasın" diyor. Güzel sohbet ediyoruz. Vedalaşıp, evime doğru arabamı sürerken kendime "böyle de değerli insanlar var" diyorum. Yazılarını sonra okuyorum, düşündüren değerli yazılar. Az rastlanan cinsten yazılar. Ama onu bir daha görmüyorum, rastlaşmıyoruz. Onunla yaptığım o son ve sıcak sohbet, sonradan, ara ara yayımlanan yazılarımla, Toplum ve Bilim, Birikim ve İletişim Yayınları'yla ilişkimin devam etmesini sağlıyor.
12 Temmuz 2007 Perşembe sabahı Türkiye'nin çok önemli bir düşünürü, -Evrim Altuğ'un Sabah gazetesinde yazdığı yazıda gönderme yaptığı- Ali Akay'ın "mitolojik bir figürdü" diyerek nitelediği sevgili Ulus Baker sessizce aramızdan ayrılıyor. Nur içinde yatsın, toprağı bol olsun...
2007 kötü bir yıl. Uzak ve İklimler'de Nuri Bilge Ceylan'ın çözümlediği insan ilişkileri, kare kare ayrıntısı içinde anlattığı "yaşamın basitliği içindeki karmaşıklığı ve derinliği" üzerine düşünürken, bu filmlerde birdenbire karşınıza çıkan o muhteşem fotoğraf kareleri gibi, Hrant ve Ulus'la bir an yaşıyorum. Ölümün, o sevecen insanların gülümsemeleri ve kucaklamaları içinden çıkıp üzerime kasvetle geldiği anlar bunlar. İçim sıkılıyor. Bakıyorum, gösterge 188'de. Sıram gelmiş, gidip biletimi almak için görevliye yaklaşıyorum.

E. FUAT KEYMAN: Koç Üni.