Fütursuz öğretmenin hezeyanı

Eğitime inanç acaba ne zaman kayboldu? Kesin her zamanki gibi 80 darbesinden sonradır. Ya da Köy Enstitülerinin kapanmasıyla müfettiş, idare, veli, öğrenci arasında sıkışıp kalmış, erki kemirilip bitirilmiş öğretmenler üretilmeye başladıktan sonra.
Haber: UMUT AVCI / Arşivi

Eğitime inanç acaba ne zaman kayboldu? Kesin her zamanki gibi 80 darbesinden sonradır. Ya da Köy Enstitülerinin kapanmasıyla müfettiş, idare, veli, öğrenci arasında sıkışıp kalmış, erki kemirilip bitirilmiş öğretmenler üretilmeye başladıktan sonra. Öğretmenlerin maddi yönden zayıf düşürülerek itibarlarının yer ile yeksan edilmesinden sonra. Memuriyetin şartlarının sadece apolitik, çıtası düşük hayalleri olan (ev, araba, sağlık güvencesi, emeklilik gibi sıradan edinimlerin hayal olduğu canım Türkiyem!) risk alma, inisiyatif kullanma lüksü olmayan öğretmenler yaratmasından sonra. Öğretmenliği basit, neredeyse hakir gören insanların artmasından sonra. (Sayın Milli Eğitim Bakanımız Hüseyin Çelik bile geçtiğimiz yıllarda, "Ne yapıyormuş ki öğretmen? 3'e kadar derse giriyor, sonra eve gidip yemeğini yapıyor" dedikten gayri kime ne laf düşer?)
Öğretmen sadece mali zayıflığı yüzünden mi hakir görülüyor toplumda? Hayır. Her gelen hükümet, öğretmen denen, fazlaca iş yapmayan, sıcak para da getirmeyen bu asalak güruha o miniminnacık lütuflarını bağıra çağıra sunuyor. Zam yüzdeleri, seyyanenler, kırtasiye ödenekleri... (Argoda kıyakçılığın sonu neydi demiştiniz?)
"Öğretmen misin sen?"
Halk artık öğretmeni sevmiyor. Esnaf öğretmeni sevmiyor. Ekim ayında şemsiye için pazarlık yapmakta iken seyyar satıcı bana aynen şöyle sordu: "Öğretmen misin sen?" Herkes her yerde pazarlık yapmıyor mu bu memlekette? (Çok çok kötü bir andı.) Biz ne zaman "sen" olduk? Kamu çalışanı olmayanlar ne zamandan beri kamu çalışanına hınçlanır oldu?
Öğretmen mutsuz. Öğretmenlerin çoğunluğu devletin ilan ettiği fakirlik, hatta bir kısmı da açlık sınırının altında yaşıyor. Öğretmen eğer evli değilse, ev arkadaşı ile yaşamak zorunda... Okudun, meslek sahibi oldun demek, başkalarına muhtaç olmayacaksın demek değil. İdare et. Hayatını idare ve idame et. Gezme, kitap alma! Sinema, tiyatro mu? Haddini bil. Televizyon ne güne duruyor?
Otur seyret, uyuş, özendirilen tüketime boyun yettiğince katıl, yetmezse kredi kartı var, ödeyemezsen ihtiyaç kredisi var, memursun kolay alırsın. TV seyret, kağıt işlerini yap.
İstediğiniz öğretmene sorun, ideal okul-çevre-öğrenci birlikteliği Türkiye'de yüzde kaçtır? Yüzde 10 diyecek varsa, çok çok şanslı okullara tayini çıkmıştır! Öğrenciler okula sekiz yıl eğitim zorunlu dendi diye geliyor/gönderiliyor. Eğitimin ne işe yaradığını anlamıyor. Derste yazı yazmak külfet geliyor, ödev yapmak saçma geliyor. Bir veliyseniz çocuğunuzdan defterlerini getirip göstermesini isteyin hele bir. Gösterip anlatsınlar size, ödevlerini, ders notlarını. Cümleleri düzgün mü? Kelime haznesi ne durumda? Sözcüklerle bilgilerini ne kadar ifade edebiliyor? Yazısında harf hataları, düşüklükler var mı?
Çocuğunuz kendi kapasitesinin neresinde? Bir de siz gazetede bu yazıyı oturup okuyan türden velisiniz üstelik. Evine gazete girmeyen, üç-beş ya da dokuz çocukla bir evde yaşayan, para sıkıntısı içerisinde, eğitimin sorunlarını çözeceğine inanmayan velilerin öğrencilerini düşünün. Çeşitli il, semt ve okullarda öğretmenlik yapan arkadaşlarımla sohbetlerime dayanarak -ideal okul-çevre-aile ilişkisi içerisindeki okulları bir kenara bırakarak- söylüyorum ödev yapma ortalaması yüzde 50'den bir derece yukarıda değil. Yapılan ödevin niteliği ise yerlerde sürünüyor. Öğrencinin önünde öğretmenin eli kolu bağlı. Öğrenciyi ancak ikna ve motive edebilirse bir şeyler yapılabilir. Ama nasıl ikna olacak bu öğrenci? Hangi hedefle motive edilecek? Hayran olduğu kim, hangi "başarılı şahsiyet" bulunduğu yere eğitimle gelmiş Allah aşkına? Laf ola beri gele söylenen "önce eğitim şart"larla kim kimi ikna edebiliyor?
Öğretmen, başarısız/ilgisiz öğrenci karşısında güçsüz kalıyor. Tuhaftır ki başarılı öğrenci karşısında da bambaşka bir sebepten dolayı güçsüz kalıyor. Öğrenci başarılı ve hırslıysa okulu da, okuldaki dersleri de,
test çözmekten kendisini alıkoyan engeller olarak görmeye başlıyor. Bir tek öğrenci mi? Veli de tam böyle düşünüyor. Çünkü dershaneler inanılmaz derecede güçlü. Çünkü onlar sınava yönelik tek taraflı öğretim veriyor. Rekabet yüzünden dinamik; hizmet yarışı, promosyon çılgınlığı, ücretsiz deneme sınavları, başlı başına apayrı bir sistem. Öğretmen bu sistemin ve dönen paranın gücü karşısında eziliyor. Ona rakip olamayacağından suyuna gidiyor, görmezden geliyor, idare ediyor, bazen de pastanın ucundan bir parçacığın peşine düşüyor. Okulların "yetersizlikleri ve gereksizlikleri" sene sonları öğrencilerin aldıkları raporlarla tasdikleniyor. (Kesinlikle sadece son sınıfları etkileyen salgın bir virüs yüzünden: Hızlandırma kursları.)
Tekrar bakalım: Öğretmen mutsuz. Maddi anlamda tatmin olmuyor. Sevilmiyor. İdeal koşullardaki okullar haricinde çok büyük bir oranda öğrenciden de geriye dönüş alamıyor, mesleki tatminden de mahrum kalıyor. Şu denizyıldızlı ibret öyküsü kalıyor geriye. Hani kıyıya vurmuş binlerce, milyonlarca denizyıldızı vardır da adamın biri bunları teker teker denize atmaktadır. Başka biri de bu şekilde hiçbir şeyin değişmeyeceğini söyler. Aslan kahramanımız da bir tanesini daha suya atarak, "ama bunun için bir şey değişti" der. Peki ya şöyle olmuşsa? Denizyıldızları toptan karaya taşınmışlarsa? Artık onları suya atmak doğru bir şey değilse?
İşte kurabildiğim en büyük çaplı komplo teorisi. Sistem yüzde 2 oranında başarılı, hiper başarılı insanlar üretiyor. Bunlar kalan yüzde 98'in satın alacağı, tüketeceği nesneleri tasarlayacak, üretecek, pazarlayacak. Bu yüzde 98'den beklenen en büyük başarı sadece reklam izleme becerisi. Ayrıca kamuda ya da özelde, hizmet sektöründe, üretimde işçi ve memur olarak çalışmayı beceremeyecek de değiller herhalde canım.
Karanlık bir bilimkurgu senaryosu gibi, değil mi? Fakat, olan bu. Şimdi ve burada. Hiç kimse söylemedi demeyin.
Not: Bu yazı şu an İstanbul varoşlarından birinde, bir ilköğretim okulunun ikinci kademesinde görev yapmakta olan bir öğretmenin şahsi görüşleridir. Bilimsel araştırmalardan ziyade, diyaloglar ve izlenimlerden faydalanılmıştır. Bu anlamda rakamsal veri olarak görünen değerlerin doğruluğunda ısrarcı olunmayacaktır.