Gazeteci der, Başbakan diyemez!

Bir gazetecinin, sözleri şirretlik sınırına yaklaşsa da, seçilecek cumhurbaşkanını benimsememe, benimsemediğini ifade etme, bu cumhurbaşkanının olası davetine icap etmeme, yaptıklarını eleştirme hakkı vardır. Bu hak, eleştirinin kişisel hakarete döndüğü yerde biter.
Haber: AHMET İNSEL / Arşivi

Bir gazetecinin, sözleri şirretlik sınırına yaklaşsa da, seçilecek cumhurbaşkanını benimsememe, benimsemediğini ifade etme, bu cumhurbaşkanının olası davetine icap etmeme, yaptıklarını eleştirme hakkı vardır. Bu hak, eleştirinin kişisel hakarete döndüğü yerde biter. Seçilen cumhurbaşkanının, "benim cumhurbaşkanım" olmadığını ilan etme hakkı, kanuna uyma gibi vatandaşlık yükümlülüklerinin yerine getirilmeyeceği anlamına gelmez. Kaldı ki, sivil itaatsizlik denen muhalefet biçiminde, örneğin askerlik yapma yükümlülüğü gibi bazılarının meşru addetmedikleri vatandaşlık yükümlülüklerinini yerine getirmemesi de vardır. Sivil itaatsizlik girişiminde bulunanlar, bunun mücadelesini yargı önünde verirler. Bir devlet memuru, devletin başı olduğu için cumhurbaşkanına karşı itaatsizlikte bulunamaz ama kamu görevlisi olmayan bir yurttaşın böyle bir yükümlülüğü yoktur.
Türkiye'de 1980 sonrasında seçilen dört cumhurbaşkanının çoğuna, halkın önemli bir bölümü "benim cumhurbaşkanım" gözüyle bakmadı. Muhtemelen, daha doğrusu bunun böyle olduğunu ümit ediyorum, Tayyip Erdoğan da Kenan Evren'i "kendi cumhurbaşkanı" olarak görmedi ve bunu dile getirdi. Birçoğumuz Turgut Özal'ı, Süleyman Demirel'i de "kendi cumhurbaşkanımız" olarak görmedik. Onlar, Türkiye Cumhuriyeti devletinin cumhurbaşkanıydılar. Bu devletin yurttaşları olarak onların varlığına katlanmak zorundaydık. Sezer için de benzer hisler taşıyan geniş bir yurttaş topluluğu var bugün. Abdullah Gül hakkında güçlü bir olumsuz kanıya sahip bir yurttaş grubu da olacak.
Fehmi Koru yanılıyor
Cumhuriyetlerde cumhurbaşkanları eleştirilirler, mizah konusu olurlar (Sunay şakalarını, Evren hikâyelerini hatırlayın). Yasalara uygun biçimde seçilen cumhurbaşkanının siyasal ve hukuki meşruiyetini kabul etmek, onu siyasal olarak benimsemek zorunluluğunu içermez. Aksi takdirde, seçilen cumhurbaşkanının insanüstü niteliklere haiz bir hükümran olarak kabul edildiği plebisiter monarşi rejimi, cumhuriyetin yerini almış demektir.
Fehmi Koru, Yeni Şafak'taki yazısında (23.8.2008), Bekir Coşkun'un dile getirdiği tanımama eyleminin "figüratif" olduğunu, "Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı birinin Çankaya'da oturan seçilmiş kişiyi 'cumhurbaşkanı' olarak tanımamasının elbette mümkün olmadığını" belirtiyor. Haklı: İşin düşündürücü yanı, buradaki ifadenin bir siyasal-simgesel tanımama olduğunu ortaokul öğrencisinin anlamış olması lazım gelirken, Başbakan'ın kendini ortaya atıp "o zaman başka ülke vatandaşlığına geç" yanıtını vermesidir. Fehmi Koru, bunun da "figüratif" olarak ele alınması gerektiğini belirtiyor. Kanımca o zaman yanılıyor. Koru'ya göre, Erdoğan'ın yaptığı, "O da benim vatandaşım olmayı hak etmiyor" tepkisi vermektir. "Bu 'aşırıya kaçmış' cümlelerin her ikisi de bir meramı abartarak anlatmaya yarayan ifadelerdir... Bu durumda, ilk ifadeyi kabul edilebilir masumlukta buluyoruz da, neden Başbakan Erdoğan'ın öfkeli tepkisini yeri-göğü inleten bir yanlışlık olarak ülkeye yansıtıyoruz?" diye soruyor.
Her ikisinin içeriğini benimsemesek de, Bekir Coşkun'un aşırılığı ile Tayyip Erdoğan'ın aşırılığı arasında çok ciddi, demokrasi açısından hayati bir fark vardır. Bu içerikle ilgili değildir. Konuşulan yerin getirdiği farktır. Biri yürütme gücünün en yüksek makamını işgal eden kişidir, diğeri ise yargı, yürütme ve yasama alanlarında yetkisi olmayan bir vatandaş. Bu vatandaşın basında güçlü bir mevziye sahip olması, siyasal sorumluluk açısından Başbakan'la gazetecinin aynı düzleme indirgenmesine olanak vermez.
Tayyip Erdoğan, bir kişiyi vatandaşlıktan atma yetkisine sahip bir kurulun başkanıdır. 1964'te kabul edilen ve halen yürürlükte olan "Türk Vatandaşlık Yasası" uyarınca, bir kişinin vatandaşlığını kaybettirme yetkisi mahkemelere değil, Bakanlar Kurulu'na tanındı. Kanunun 25. ve 26. maddeleri hangi hallerde Bakanlar Kurulu'nun bir kişiyi vatandaşlıktan çıkarabileceğini belirtiyor. Türkiye'de bu yetki hiçbir zaman kağıt üzerinde kalmadı veya çok istisnai biçimde kullanılmadı. 1980 sonrasında binlerce vatandaşımız siyasal nedenlerle vatandaşlıktan çıkarıldı. Nazım Hikmet vatansız olarak yurtdışında öldü. Bugün dahi, vatandaşlığı simgesel olarak iade edilmedi. Türkiye'de Ermeni tehcirinden beri vatandaşlıktan atma yöntemiyle, etnik temizlik yapıldı. Bu kişilerin yeniden vatandaşlığa alınması yasaklandı. Bu arada servetin el değiştirmesine devlet aracılık etti. Böylesine ağır bir tarihsel pratiğin bulunduğu ülkenin başbakanının muhalif görüş sahibine kapıyı göstermesi, "figüratif" olarak değerlendirilemez. Konuştuğu konumda, söylediği sözün tarihi ağırlığını Tayyip Erdoğan bilmek zorundadır. Eğer bilmiyorsa, o zaman iş bir o kadar vahimdir.
Ayrımcılık işareti
Tarihi bir kenara bırakalım. Bir başbakanın, "o da benim vatandaşım olmayı hak etmiyor" anlamı içeren bir ifadede bulunmaya demokratik rejimde hakkı yoktur. Çünkü bu anlam partizan yönetim anlayışını ifade eder. Kamu hizmeti yükümlülüğünde, bu kıstas ölçüsünde ayrımcılık yapılacağını ima eder. Başbakan söz konusu gazeteciyi sevmek zorunda değildir ama onu vatandaşı olarak görmediğini söylemek, bunu ima etmek hakkına sahip değildir. Çünkü elinde bu imayı hayata geçirecek yaptırım gücü vardır.
Tayyip Erdoğan'ın, büyük ihtimalle üzerinde fazla düşünmeden, münazara alışkanlığı içinde bu yanıtı vermiş olması, işgal ettiği iktidar makamının tarihsel birikimi nasıl bir devlet refleksi olarak kişilere aktarabildiğinin açık bir göstergesidir. Söz konusu tarihsel birikim, vatandaşları "makbul olanlar" ve "makbul olmayanlar" olarak ikiye ayırır. Makbul olmayanları sözde vatandaş olarak da nitelendirir. Bunların vatandaşlık haklarını alma hakkı devletin elindedir. Yasal olarak vatandaşlıktan çıkaramadığını, içerde tutup hayatı ona zindan etmek de.
Dolayısıyla Başbakan'ın basın sözcüsünün durumu düzeltme amacıyla ifade ettiği gibi, "benim cumhurbaşkanım değil sözünün vatandaşlık hukuku bakımından anlamsızlığını ortaya koyma" amacına indirgenmesi mümkün değildir. Eğer sorun Fehmi Koru'nun izah etmeye çalıştığı gibiyse, başbakanlık makamında oturan bir kişinin, kimi muhatap alıp kimi muhatap almaması gerektiğini ayıramaması, aklına geleni söylemesi ise, durum gene vahimdir. Çünkü amacını aştığını ümit ettiğimiz bu laflar, Türkiye'de somut bir devlet pratiğine tekabül ediyor. Milliyetçi-muhafazakâr dünyada bu sözlerin çağrıştırdığı sesleri yok saymak mümkün değildir. Ayrıca bir başbakanın her polemiğin üstüne balıklama atlamayacak soğukkanlılıkta ve rencide olma sınırının yüksek olması beklenir.
Soli Özel, Başbakan'ın beyanının ifade özgürlüğü konusunda yansıttığı tavrın çok talihsiz olduğunu, çok önemli bir siyasal krediyi çarçur edebileceğini söylerken, bunu siyasal akılla bağdaştıramadığını belirtiyor. Türkiye'deki muktedir siyaset aklı geleneğiyle de bağdaşmayacağını temenni ederiz.