Gazeteci, yönetmen ve İzmirli

Gazeteci, yönetmen ve İzmirli
Gazeteci, yönetmen ve İzmirli

Nur Dolay, ?Off Karadeniz?in başrolünde Melissa Papel?i oynatıyor. Fotoğraf:MuhsinAkgün

'Off Karadeniz', Fransa'da yaşayan gazeteci ve belgeselci Nur Dolay'ın ilk uzun metrajlı filmi. Filmde, İzmirli Melek'le Oflu Yusuf'un aşkı var
Haber: ERMAN ATA UNCU / Arşivi

Film çekimlerini nasıl büyük zorluklarla tamamlayabildiğinden şikayet eden yönetmenlere artık pek rastlanmıyor. Sebep, işin iyice endüstri halini alması mı, yoksa tam tersine bu zorlukların malumun ilamı olacağı düşüncesi mi, bilinmez. Ancak bu hafta gösterime giren ‘Off Karadeniz’in yönetmeni Nur Dolay, daha röportaj için kayıt cihazını açmadan başlıyor zorlukları anlatmaya. Son anda karar değiştiren oyunculardan dolayı, çekimlere tam üç kere yeniden başlanması, teknik ekiple yaşanan aksilikler, haybeye giden çekimler vs.
‘Off Karadeniz’, Dolay’ın ilk uzun metrajlı filmi. İzmirli Melek’le (Melissa Papel) Oflu Yusuf’un (İrfan Delibaş) aşkı var eksende. Melek’in asker babasının tercihi Türkiye’nin Batısından bir damat yönünde. Hukuk fakültesinden mezun olup hakim çıkan Melek’in tayini Of’a, yeni asker olan Yusuf’un celbi de müstakbel kayınpederinin yanına, Güneydoğu’ya çıkınca filmdeki komik olaylar birbirini takip ediyor. İş, Karadeniz’deki çevre katliamından da geçiyor. Sonuçta başrol haricindeki tüm oyuncuların amatör olmasının hissiyatı filmin geneline sirayet ediyor.
Aslında film kadar ilginci, Nur Dolay’ın kariyeri. Yönetmenin CV’sinde Fransız televizyonlarında yayınlanan çevre belgesellerine rastlamamızda sıradışı bir durum yok diyeceksiniz. Peki, Cumhuriyet ve Birgün muhabirliğine, Le Monde Diplomatique’te yazarlığa, Afrique-Asie dergisinde Latin Amerika editörlüğüne, Latin Amerika ve Kafkasya üzerine üç kitaba ne demeli? Filmin yapım şirketi Orkinos’u İstanbul’da değil de, memleketi İzmir’de kurması ise cabası. Yaşamının büyük bir kısmını Fransa’da sürdüren, buraya gelince de İstanbul’dansa İzmir’i tercih eden deneyimli gazeteci ve yeni yönetmen Nur Dolay’la görüştük. 

Fransız bir yapımcıyla Rize ve İzmir’de geçen bir hikâye nasıl ortaya çıktı?
Aslında ben Fransa’da yaşıyorum, uzun zamandır orada gazetecilik yapıyorum. Tabii ki orada insanlarla ilişkilerim daha fazla. Burada ilk başta nesli tükenen orkinoslarla ilgili bir proje çekmek istiyordum. Ama sualtı görüntüleri gibi sebeplerden dolayı çok zahmetli ve pahalı bir projeydi. Yapımcım da kolay bir şey yapalım başlangıç olarak dedi. Komedi olsun diye düşündük. Komedi olunca da doğal olarak Karadeniz aklımıza geldi. Bir de iki kültür arasındaki çatışmaya bakmak istiyorduk filmde. Ege ile Karadeniz son derece farklı iki kültür. Bir taraf güneşli, çok rehavet içinde bir bölge, öbür taraf çok daha enerjik, hareketli ama soğuk ve yağmurlu bir bölge. Tabii İzmir, Türkiye’nin geri kalanına da büyük bir önyargıyla bakıyor. (Gülüyor)
Genelde İzmirlilerin çok daha rahat, Karadeniz bölgesindekilerin de sert olduğu düşünülür. Filmdekinin tam aksi...
O da böyle önyargılardan biri, İzmirlilerin çok rahat ve özgür olması... Ama mesela filmde anne karakterini ilk oynayacak İzmirli kadına kocası izin vermemişti. O yüzden atmak zorunda kalmıştık sonradan o planları.
Fransız bir yapımcıya Türkiye’deki Laz algısını anlatmak kolay oldu mu?
Zor olmadı. Fransa’da da Karadeniz fıkralarının aynısı Belçikalılar için anlatılıyor çünkü. Zaten daha önce de gelmişti Karadeniz’e, horonların yapıldığı festivaller sırasında.
Filmdeki horon sahneleri gerçek festivallerde çekildi, değil mi?
Onlar gerçek. Tabii belgeselden geldiğim için o yanım ağır basıyor. Senaryo yazarken oradaki çalışmalarla, araştırmalarla birebir gerçekleri yansıtmak için uğraştım. Hatta mahkeme sahneleri için duruşmalara girdim. Of için, bütün mafyalar oradan çıkmıştır, hacı hocaların memleketi deniyor. Gidip görünce ne gibi davalar yapıldığını, çok şaşırdım. Bir baktım çevre davacısı geldi. O çevre davacısıyla bindik arabaya dağa çıktık, o çöplerin atıldığı bölgelere baktım.
Filmin mekanlarından İkizdere’de de sivil toplum örgütleri çevre konusunda yoğun bir çalışma içinde.
Orada bütün vadileri yok ediyorlar, her yere HES yapıyorlar. Büyük bir direniş var aslında. Buna da dikkat çekmek istedik. O İkizdere protestolarının içindeydik. HES’lere karşı mitinglere katıldık. Zaten filmlerdeki o İkizdere sahneleri de oradan alınma.
Orkinos Film’i niye İzmir’de kurdunuz?
Benim iddiam İzmir’de de film yapılabileceğiydi. Dokuz Eylül Üniversitesi’nin çok iyi bir sinema televizyon bölümü var. Ve oradan çıkan öğrenciler şu anda Türkiye’nin en önemli yönetmenleri arasında. İzmir büyük bir potansiyele sahip. Ama yetişen tüm elemanlar, film endüstrisi burada olduğundan İstanbul’a geliyorlar. Ama ben İzmir’de de sinema yapılabileceğini kanıtlamak istedim. Bir yandan da düşüncem, endüstriyle okulun beraber hareket etmesi gerektiği.
Siz Arnavutköy Kız Koleji’ndensiniz, hayatınızın bir kısmı İstanbul’da geçti yani.
Evet burada yatılı olarak okudum ama İstanbul’da yaşamayı istemem. (Gülüyor)
Niye? Genelde tam tersi olur.
İnsanın enerjisinin büyük bir kısmını alıp götürüyor. Enerjimi daha yaratıcı şeylere harcamak isterim. İzmir’de bu sakinliği bulabiliyorsunuz. Ama postprodüksiyon çalışmaları uzayınca İstanbul’da fazlasıyla kaldım. Gelip gittikçe şehrin büyüsüne kapılmaya başladım. Çok fotojenik bir şehir. İnsan, her an fotoğraf, film çekmek istiyor. Burada her dışarı çıktığımda aklıma yeni bir şeyler geliyor. Ama yine de güvenemiyorum İstanbul’a.
Cumhuriyet’te gazetecilik yapmaya başladığınız sırada Fransa’da mı, burada mıydınız?
O sıralar Latin Amerika’daydım. Fransa’da yedi yıl boyunca Latin Amerika bölümünü yönettim bir dergide. Latin Amerika’yı dolaştım yıllarca. O zamanlar uzmanlık alanım Latin Amerika’ydı ama Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra oralar önemini kaybetti. Oradaki diktatörlükler de çöktü. Bu sefer Kafkasya falan öne çıktı. Ben de buraları gezmeye başladım.
Fransa’da basına giriş hikâyeniz nedir?
Fransa’da basın enstitüsünde okudum. Okulun sonlarına doğru staj yapmam gerekiyordu, staj yaptığım dergide kaldım.
Hangi dergiydi o?
Afrique-Asie. 1980’lerde üçüncü dünya akımı çok kuvvetliydi Avrupa’da. Afrique-Asie de çok prestijli bir dergiydi Fransız entelektüelleri arasında. Oraya gittiğim zaman Türkiye’nin hiçbir öneminin olmadığını gördüm. O dönem burada da askeri cunta rejimi olmasına rağmen hiç Türkiye haberi çıkmıyordu. Bana sen Türksün, Türkiye’yle ilgili yazı yazacağım dersen sana göre bir iş yok pek, başka uzmanlık alanın var mı diye sordular. ‘Evet Latin Amerika’yı çok iyi biliyorum, bir yıl Küba’da yaşadım’ dedim. O şekilde başladım, sonrasında da dergide kalıp Latin Amerika’yı dolaşarak yazılarımı gönderiyordum.
Küba’daki bir yıl, işle alakalı bir seyahat değil miydi?
Hayır, orada gönüllü olarak inşaatta çalışıyordum. İhtiyacı olan herkes orada işyerinde bir inşaat ekibi oluşturuyor. Devlet onlara bir iki yıl izin veriyor. Öyle bir sistem vardı, ben de gönüllü olarak katılmıştım. Şimdi ne zaman Küba’ya gitsem eski arkadaşlarımı bulabiliyorum ve yaptığım evleri görebiliyorum. (Gülüyor)