Gel yavaş, yerler yaş!

Gel yavaş, yerler yaş!
Gel yavaş, yerler yaş!
Sorun, Erdoğan'ın ayağının altından halının "çekildiği"ne inanması. Bunun sorumlularını da Gülen cemaatinden bazı iş çevrelerine, uluslararası finans güçlerinden ABD ve İsrail'e uzanan geniş bir yelpazede arıyor olduğu hissini vermesi
Haber: AHMET İNSEL / Arşivi

2013 Haziranı Türkiye ’de demokrasi mücadelesinde yeni bir dönüm noktasıdır. İki farklı boyutu olan bir dönüm noktasıdır bu. Birinci boyutta ortaya çıkan yeni toplumsal hareketin niteliği var. Bu hareket, ana gövdesi itibarıyla, iktidarın demokratik yollardan seçilmiş olma meşruiyetini tartışmıyor. İcraat meşruiyetinin sınırlarını tartışıyor ve bunu herkesi kapsayan özgürlükçü ilkeler açısından yapıyor. Geniş katılımlı, yüzde 10 barajıyla kısıtlanmış ama hilesiz bir seçimde, seçime katılanların oylarının yarısını almış olmanın elbette iktidar olma yetkisi verdiğini ama bunun yaşamın her alanına tek taraflı müdahale etme yetkisi vermediğini son derece etkili biçimde dile getiriyor. Parlamentodaki çoğunluğun icraat meşruiyetinin toplumsal sınırlarını el yordamıyla çiziyor.
Bu sınır çizme teşebbüsü, Tayyip Erdoğan ’ın çarpıtmaya çalıştığı gibi, azınlığın çoğunluğa tahakküm çabası değil. Taksim Gezi Parkı’na Topçu Kışlası’nın kopyası inşa edilsin diye bir toplumsal talep olduğunu, bunu talep etmek için sokaklara dökülmeye hazır büyük kitle olduğunu söylemek mümkün değil. Buna karşılık bir parkın park olarak kalmasını talep eden, bunu yaparken başkalarına bir şey dayatmayan bir direnişin meşruiyetinin ağırlığı altında Başbakan ezildi. Gezi Parkı direnişinin toplumda hızla simge olarak benimsenmesi, tam da bu nedenle mümkün oldu. Bir yönetim tarzına, bir iktidar üslubuna, bir tahakküm hevesine karşı farklı nedenlerle biriken tepkinin ve öfkenin yoğunlaşma, buhar halinden sıvı hale geçme ortamını yarattı Gezi Parkı direnişi.

Demokrasinin nüveleri

Toplumsal hareketlerin otoriter gücü çaresiz bıraktığı mücadele tarzlarını benimseyerek, yeni iletişim kanallarını kullanarak, katı dikey örgütlenmeleri devre dışı bırakan yatay iletişim biçimlerini öne çıkararak, yeni Türkiye’nin toplumsal hareketleri, siyasal örgütlenmeleri için son derece önemli bir laboratuar işlevi gördü. “Duran İnsan” girişimiyle 15 Haziran müdahalesi sonrası daha da biriken öfkeyi bütünüyle barışçıl ve otoriter gücün tüm araçlarını eli kolu bağlı kılan bir “buradayız ve sözümüz bitmedi” eylemine yöneltmeyi başardı. Akşamları parklarda toplanan forumlarda katılımcı demokrasi nüveleri filizlenmeye başladı.
Bütün bunlara yegane amacı, iktidar partisine karşı seçimlerde oy devşirmek olan siyasal partiler dahil olabilir, bunları yönlendirmeye çalışabilirler. Safdil olmaya gerek yok ama bu, temsili demokrasiyle katılımcı demokrasinin kesiştiği, birinin diğerinden beslendiği bir yeni dinamiğin, bu toplumun tarihinde önemli bir dönemeçte olduğumuzun işareti de değil mi?
İkinci dönüm noktası, AKP iktidarı ve Tayyip Erdoğan’la ilgili. Haziran 2013 Tayyip Erdoğan’ın otoritesinde çatlağın oluştuğu, sadece uluslararası imajının değil, ülke içindeki prestijinin de aniden yıprandığı, ilk kez ayaklarının altından zeminin hızla kaymakta olduğu korkusunun diline vurduğu bir dönüm noktası oldu. Zirveden yamaca doğru kaymaya başladı. Bunun uzun süren denetimli bir iniş mi yoksa hızlanarak, yuvarlanmaya varan bir düşüş mü olacağını kestirmek bugün zor. Bunu büyük ölçüde Tayyip Erdoğan’ın kendine hakim olma kapasitesi belirleyecek. Bir de AKP teşkilatı ve çevresinin, ayaklarının altından halının çekildiği hissi içinde yaşadıkları vehimin siyasal akıllarını kilitleme gücü.

Görünmeyen tehdit

Görünen o ki şimdilik bu akıl kilitlenmesi devam ediyor. Yaşanan büyük korku, “bu neden oldu?” sorusuna sadece irrasyonel yanıtlar aramaya sevk ediyor. Bütün otoriter ve totaliter yönetimlerin bir veya bir buçuk yüzyıldır dünyada ürettiği komplo senaryolarının neredeyse hepsi birden sahneye sürülüyor. Başbakan’ın ve AKP yönetiminin gerçekten çok korktuklarını anlıyoruz. Erdoğan, muhafazakâr tabanda “tehdit altındayız!” endişesini körükleyerek, etrafında yeni bir kenetlenme yaratma stratejisini bu korkunun üzerine inşa ediyor. Gerçekten yaşanıldığından çok daha abartılı, karikatürleşmiş biçimleriyle bunun ifade edilmesine yol açıyor. Bu korku, barış sürecini de bütünüyle baltalamaya muktedirdir.
Sorun Erdoğan’ın ayağının altından halının “çekildiği”ne inanması. Bunun sorumlularını da Gülen cemaatinden bazı iş çevrelerine, uluslararası finans güçlerinden ABD ve İsrail’e uzanan geniş bir yelpazede arıyor olduğu hissini vermesi... Belki son günlerde sık kullandığı, “içimizdeki hainler ve onların dışarıdaki işbirlikçileri” tabiriyle bu çevreleri kast ediyor. Ya da Türkiye geleneksel egemen güçlerinin bu toplumun beynine yıllarca zerk ettikleri iç ve dış düşman korkusunu tetikleyerek, kendisi etrafında bir savunma refleksi yaratmaya çalışıyor. Her durumda ayağının altından halının çekildiğine inanarak korktuğu ve daha da saldırganlaştığı belli oluyor.

Müslümanlar rahatsız

Ayağının altındaki halının kaydığı kesin. Ama muhakkak biri tarafından çekildiği için değil, kendi aşırı hareketliliğinden, iktidar baş dönmesinden, kibrinden dolayı bu kez halıyı kaygan bir zemine serdiğini görememesinden, bunu anlamamasından dolayı değil mi bu? Tayyip Erdoğan ve AKP’lilerin “halıyı birileri çekmiyor, biz halıyı kaydırıyoruz” diye düşünmeleri için çağrı yapıyor Emek ve Adalet Platformu bildirisini imzalayanlar. “Gezi Parkı eylemcilerinin taleplerini görmezden gelip, kamuoyu nezdinde onları ‘çapulcu’ olarak tanımlamak kendini memleketin sahibi gören bir kibri yansıtmaktadır” diyorlar. “Semboller üzerinden çatışan Kemalist iktidar dilini devralıp bu dili sürdürmeyi tercih eden muhafazakâr iktidar partisi”nin, “halkı dikkate almadan şehri dönüştürmeye kalkışanlar(ın) ve polis şiddetinin kontrolsüz kullanılmasını emredenler”in yaşanan gerilimin esas müsebbibi olduğunu belirtiyorlar. “Bir zamanlar mazlum olmak şimdi bizim de zalimleşmemizi ya da zalimin yanında yer almamızı gerektirmiyor!” ilkesini hatırlatıyorlar AKP’ye.
Cemal Uşşak, Taraf gazetesinde, “Dindarların varlıkla ve iktidarla imtihanı” başlıklı bir yazı yayımlamıştı iki yıl önce. Törenleşmiş iftar yemeklerini ele alırken özünde aynı olguya işaret ediyordu.
Bugün dindarlar, Tayyip Erdoğan’ın İstanbul ’u yeniden fethetmek ve Konstantinopolis’e Konstantiniyye demekle yetinen atalarını da geçerek, kendinden sonra bu kentin Tayyibiyye olarak anılmasını arzularmış gibi davranan bir hükümdarla imtihan ediliyorlar galiba.
Durum, Kardeş Türküler’in “Tencere Tava Havası”nda ikaz ettiği gibi: “Gel yavaş, yerler yaş!”