Gelen sabah mı, bayat bir şaka mı?

Gelen sabah mı, bayat bir şaka mı?
Gelen sabah mı, bayat bir şaka mı?

The Borgias ta Fransa Kralı (altta), Napoli Kralı nın (sağ üst) işkence masasını görmese oğlu Napoli Prensi ni (sol üstte) aynı yöntemle öldürür müydü?

Yeni iktidar bir barış iklimi oluşturma imkanını ve eskiyle demokratik ve ahlaki bir yüzleşme fırsatını, büyük oranda yitirmişse bile, yine de geç kalınmış sayılmaz
Haber: FARUK ÖZSU - farukozsu@hotmail.com / Arşivi

Tevfik Fikret misali, 150 yıldır “elbet sabah olacak” beklentisi ile yaşıyoruz. İmparatorluktan Cumhuriyete geçiyor, olmadı birinci Cumhuriyetten ikincisine kürek çekiyoruz. Fakat devlet iktidarı bir türlü demokratikleşmiyor. Zira, Türkiye ’deki her siyasal eylem, bir demokratik kamu alanını değil, bir cemaati inşa ediyor. Daha doğrusu, her siyasal eylemde devlet iktidarı bir cemaatleşmenin alanı haline geliyor. Böylece, başkalarının siyasal eylemini ve varlığını gayrimeşru haline getirirken, kendilerini tek meşruiyet referansına dönüştüren ve “hiçbir şeyi değiştirmemek için her şeyi değiştiren” politik aktörlerle karşı karşıya kalıyoruz. 

Kullanılan yargı
Oysa, bu yolla gayrimeşru hale gelen devletin ta kendisi. Böyle bir devlet alanında da sabahın gelmesi mümkün olmuyor. Her iktidar kendi geleceğindeki var oluşunun şartlarını kendi elleriyle yok ediyor ve bir diğer iktidara devrediyor: İttihat ve Terakki, Hürriyet ve İtilaf’a; İtilafçılar, İttihatçılara. Yargı da bu kavganın etkin aracı olarak kullanılıyor. Birisi politik rakip bildiği Mithat Paşa’yı saray bahçesinde “çadır mahkeme” kurarak yargılıyor, diğeri İstiklal Mahkemesinde infaz ediyor. Birisi ülkenin Başbakanını yargı eliyle ipe yolluyor, diğeri “o halde üç de sizden asacağız” diyor. Sonra hepimiz karanlık dehlizlerde sabahı beklemeye devam ediyoruz. Devlet iktidarının ve yargının, ele geçirenin ucu iyice sivriltilmiş bir mızrağı haline getirilmesi hikayelerine o kadar alışığız ki... 

Kime niyet kime kısmet
Misal, 2007’de tutukluyken milletvekili seçilen Sebahat Tuncel’in tahliyesi mevzubahis olunca Vural Savaş şöyle sivriltiyordu mızrağını: “Anayasaya göre ülkenin bölünmez bütünlüğü aleyhine işlenen suçlar için dokunulmazlık yoktur. O ‘şahıs’, Öcalan’a ‘Sayın’ demiştir. Öcalan bölücü terör örgütünün elebaşısı olduğuna göre, ona ‘Sayın’ diye hitap eden onu ve eylemlerini övmüş olur ve ‘suç ortağı’ haline gelir. Bu nedenle, o şahıs milletvekili dokunulmazlığından faydalanamaz.”
İnsana daha yarısında bile “uf şiştim!” dedirten kabus gibi bir yorum : Suçu eylemden değil, failden hareketle teşhis ediyor ve failin yanından geçeni bile “suç ortağı” sayıyordu sabık Başsavcı.
İroniye bakın ki, “siyasetin vesayet altında olduğu dönemde”, seçilmişlikle mahpusluk yanyana getirilemedi ve Savaş’ın fetvası Tuncel’in tahliyesini engelleyemedi. Ama Savaş’ın “mirası”, bugün “karşıt” haleflerinin eline geçti ve murisin aklının ucundan bile geçmeyecek kişilere tatbik ediliyor. 

Yargısal vandalizm
İş, adeta Hobbes’un “doğa durumu” dediği ve “herkesin herkesin kurdu olduğu” bir dönem olarak tanımladığı “hukuk öncesi”ne doğru gidiyor. Düne kadar, -her şeye rağmen- göreceli bir güvence sağlayan tüm kurum ve kuralların bir bir çiğnendiği, hiç kimsenin, hatta MİT hadisesinde olduğu gibi, Başbakan’ın bile güvende olmadığı, her an “herkesin” en ucube hukuksal yorumlarla (bazen ona bile gerek duymaksızın) derdest edildiği/edilebileceği bir dönem yaşıyoruz.
Referandumda kabul edilen değişiklik uyarınca “görevleriyle ilgili suçlarından dolayı Yüce Divan’da yargılanacakları” belirtilen komutanlar, Özel Yetkili Mahkeme’de yargılanıyorlar. Askeri hakimler, “Hakimlik teminatı” yok sayılarak, KCK ve Balyoz’da avukatlar ve İstanbul Barosu yönetimi, yasadaki usuller çiğnenerek soruşturuluyor, yargılanıyor, hatta tutuklanıyor.
Yasayı çiğneme gerekçesi de tam bir Zihni Sinir Hukukçuluğu: “Darbe yapmak bir görev mi ki, bu suç görev suçu olsun!”
Ne ulvi bir yorum! Toplumla alay edercesine yapılan ne “müthiş” bir akıl yürütme! Sanki herhangi bir “suçun” bir memurun “görevi” olmasına imkan varmış gibi. Görevin suç, suçun görev olarak düzenlenmesi mümkünmüş gibi. Görev varsa suç yoktur, suç varsa görev! Peki o halde, “görev suçu” niye konulmuş ki? Önemli olan eylemin, o memuriyetin görev alanı çerçevesinde ve imkânları kullanılarak icra edilmesi değil mi? Çok değil iki yıl önce kabul edilen ve daha dumanı tüten bir yasaya karşı böylesi bir hoyratlık, inanılır gibi değil. 

Kendi kuyusunu kazmak
Zamanında Kürt, sol ve İslamcı muhalefete karşı üretilen o ucube yorumlar, şişede durduğu gibi durmuyor ve yeni katkılarla bu hali alıveriyor gördüğünüz gibi. Peki bu yaşananlardan hiç ders almayacak mıyız? Bugün üretilen bu dahiyane hukuki “icat”lar, yarın karşımıza hem de daha da fantastik halleriyle çıkmayacak mı?
Tüm bu sorulara cevap bulabileceğimiz iki sanatsal/edebi kıssayla bitirelim: (Ama önce, kıssa sevmeyenler için peşinen hisseleri: “Yeni, eskiye dayanarak var olduğunda kahredici bir trajedinin mizahına dönüşür. Ve oyunun kurallarının, yani hukuksal güvencenin yok edilmesi, yok edenler için de ürkütücü, ama bir o kadar da gülünç bir gelecek anlamına gelir.”)
Birinci kıssa, iktidarın gaye, usül ve taktiğinin insanlık tarihi boyunca, üç aşağı beş yukarı aynı şekilde ilerlediğinin ve ne adına olursa olsun hiçbir iktidarın kutsallığı olmadığının çarpıcı bir temsili olan ‘The Borgias’ dizisinden: Serinin 2/2. bölümünde, Napoli’yi işgal eden Fransa kralı 8. Charles, yaka paça önüne atılan Napoli prensi Alfonso’yu işkence odasına götürtüp tüm aletlerin bir bir tadına baktırır. Genç prens, rahmetli babasından yadigar aletler ve işkence uzmanları elinde akıl almaz acı ve eziyetlerle geçen bir gecenin sonunda can verir. Nihayet, babasının muhaliflerinin içlerini doldurtup oturttuğu ve prensi çok eğlendiren yemek masasının etrafındaki bir sandalyeye bu kez prensin “biblosu” oturtulur...
Alâka şurada: Şüphesiz, Fransa kralı işgal ettiği ülkenin sabık prensine “canımsın!” demeyecekti. Ama, “meşhur” yemek masasını ve hepsi birbirinden “cezbedici” işkence aletlerini görmemiş olsaydı, prense, bu derece rezil bir final yerine şerefli bir son bahşeder miydi acaba?
İkinci kıssada sözü “A Man For All Seasons” filminde verdiği tarihi ders için Sör Thomas More’a bırakıyorum: “Farz edelim ki, sırf Şeytan’ı kovalayayım diye kanun dediğimiz o koca ormandaki bütün ağaçları kestin ve bu sefer Şeytan senin peşine düştü. Tüm o ağaçları kestiğine, yani bütün yasaları yerle bir ettiğine göre, neyin arkasına saklanabilirsin? Bu yasaları yerle bir ettiğinde, esecek rüzgarlara karşı ayakta durabileceğine inanıyor musun? Ben, kanunlar karşısında Şeytan’ı bile aklarım; kendi güvenliğim için!”
Sözün özü, bugün olağanüstü mahkemelerle imtihanımızın bir tekrarıyla daha karşı karşıya bulunuyoruz. Fakat, bu aşamadan sonra tıpkı geçmişte olduğu üzere “geçici ve yapay bayramlar” müjdelemek yerine hakiki bir hesaplaşma yapmaktan başka çaremiz olmadığını anlamamız şart. İşte bugün önümüzde Özel Yetkili Mahkemelerden gerçekten kurtulma fırsatı duruyor. Artık olağanüstü mahkemelerden kısmî ve kısmen bir kurtuluş değil, bitli bohçasıyla yani TMY’si ve geleneğiyle, gerçek bir kurtuluşun, Türkiye tarihinin bir “sabahı” olduğunu anlamamız gerekiyor. 

FARUK ÖZSU:  Diyarbakır Hakimi/Demokrat Yargı Yön. Kur. Üyesi