Gelin solcu olalım

Gelin solcu olalım
Gelin solcu olalım
Ulusal gelirin yüzde 85'ini hâlâ nüfusun yüzde 5'i indiriyor. İşçi sınıfının hayatı ölümü kadar trajik! Bu büyük soygunu, vurgunu yapanlar mı demokrasi getirecek, hukuk reformu yapacak?
Haber: İSMAİL GÜZELSOY / Arşivi

Reyhanlı’da, Uludere’de, Gezi’de sergilenen resmi aymazlık, Soma sürecinde de yapıldı. Eksik ve yanlış bilgilendirme, hatta bilgilendirmeme üzerine kurulu bu stratejinin yarattığı kaos hâlâ sürüyor. İddiaların çok küçük bir bölümünün gerçek olması halinde bile dehşet verici bir tablo çıkıyor ortaya. Hükümet, daha önceki krizlerde sergilediğine benzer bir refleksle, olayın takdir-i ilahi olduğunu söyledi (diğer krizlerde de şaşırtıcı bir hızla derin istihbari bilgileri bizden esirgememişti Başbakan, hatırlarsınız). Madende ne olduğu, kaç kişi bulunduğu gibi sayısız soru havada kaldı ya da “ölümler üzerinden siyaset yapmak” gibi anlaşılması zor bir suçlamayla geri püskürtüldü. Kitlesel katliamı yaratmak, gizlemeye çalışmak, oldu bittiye getirmeye çalışmak siyaset değil ama bunun üzerine soru sormak, ölüm üzerinden siyaset oldu. Bir tür vicdan sansürü uygulamasından başka ne ki?
En basit, gözümüzün önünde olup biten şeyler hakkında bile fikir sahibi olmak için gün boyu oturup Twitter, Facebook vs. dolanıp durmak zorunda kalıyoruz. Taner Kurucan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ’ın kendisine tokat atıp atmadığı konusunda, “an itibarıyla” üç kez fikir değiştirmiş durumda. Son karar olarak “Evet, tokat attı” dedi. Eğer yine birileri “Başbakanımızın zor günlerinde böyle beyanatların şahsını yıprattığını” telkin etmezse “Evet, tokat attı”yla kapatıyoruz bu faslı.

Aslında hezimet denebilir

Bir rejimin demokratik olup olmadığının temel ölçütlerinden biri bilgi edinme hakkı. Her tartışmada sandığı işaret eden Başbakan, gülünç bir oyun oynuyor aslında. Sandık ve milli irade konusunda samimi değil çünkü. Onun için sandık ve milli irade, sistemle girdiği rövanşın kodlanmasından başka bir şey değil. Katlanılması gereken birer külfet yalnızca... Bütün sorun da buradan kaynaklanıyor. Ülkedeki basın yayın organlarının yüzde 70’ini telefon direktifleriyle biçimlendirip, geri kalana parmak silkeleyip, kitlesel bir katliamın haberinin bile yapılmasını her aşamada engelleyip milli iradeden söz etmek gülünç. Samimiyetten uzak! Zaten bu koşullarda, genel eğilimin aksine, yerel seçim sonuçlarının da AKP adına bir hezimet olduğunu düşünüyorum şahsen. Böyle büyük bir medya gücüyle, bunca manipülasyonla çok daha büyük “başarı” beklenebilirdi.

Gülünç versiyon

Recep Tayyip Erdoğan, kendisinden önceki rejimde eleştirdiği her şeyin ilkel bir parodisi olan yeni bir sistem inşa etti. Bu parodik demokrasi, bir gafletin değil, sistematik bir çabanın ürünü. Erdoğan’ın bakış açısı şöyle: Kendisinden önceki sistem (“Milli Şef”) demokrasiyi, bir dünya görüşünü egemen kılmak için bir araç olarak kullanmıştı. Milli Görüş’ten beri, bu cenahın temel iddialarının gerisinde hep bu türden imalar vardır. Özetle Milli Şef anti-İslami bir ajandayla hareket etmiş, demokrasiyi de bunun kılıfı olarak kullanmıştı onlara göre. Erdoğan buna karşı çıkmıyor aslında. Yani demokrasinin bir dünya görüşünün kılıfı, aracı, maşası olmasına itirazı yok; bunu Milli Şef olarak kodladığı kadronun yapmasına karşı çıkıyor. Yani 1923’ten bu yana yapılan her şey aynı şekilde gerçekleşse ama iktidarda kendi dünya görüşüne yakın bir ekip bulunsa, Erdoğan buna karşı çıkmayacaktı. Kemalistler başörtüsünü zorunlu kılsa, muhafazakâr dünya görüşünü savunsa, kızlı erkekli bir arada durmayı, alkolü yasaklasa ve bunun için büyük baskılar uyguluyor olsa Tayyip Erdoğan sıkı bir Kemalist olacaktı. Ya da cuntalar, İslamcı subaylardan teşekkül etse o, hararetle darbeleri savunacaktı. Bugün bu daha net görülebiliyor çünkü Erdoğan, önceki rejimde eleştirdiği her şeyin en gülünç versiyonlarını üretiyor. Aynı denklem, aynı yöntem, aynı baskı politikaları... Ama zaman değiştiği için bu uygulamalar gülünç kalıyor. TRT yine propaganda bakanlığı gibi çalışıyor, internet çağında hâlâ 1940’ların paradigması içinde hareket ediliyor, tipo teknolojisiyle basılan gazetelerin sansürlendiği yordamlarla Twitter, YouTube kapatılıyor. Rahatsız edici paralellikler bunlar. Hangi demokratik ülkede TRT gibi bir kanal var? Bakan koltuğunda oturanların beyanatlarını izleyin lütfen. Başka bir ülkede, hatta başka bir gezegende yaşamıyorlar mı sizce de?

Tek adam

Erdoğan, iktidarda kalabilme pahasına her şeyi yapmayı göze almış bir “tek adam”. Toplumsal dönüşüm, reform, demokratikleşme, baskı, hayat tarzları vs. her şey o “tek adam”ın iki dudağı arasında, onun istediği kadar. Hangi çağda, dünyanın neresinde demokrasi tek adamlar tarafından kuruldu ki, burada da kurulsun? Bu sürece hâlâ destek veren herkes o teknededir artık. Bir Doğu Bloku ülkesi gibi örgütlenmiş olan Türkiye, hızla bir Baas rejimine dönüşüyor ve aydınların, özellikle solcu aydınların sorumluluk içinde hareket etmeleri gerekiyor. İnternette birbirini didikleyen cenahlara bakın: Solcu, sosyalist filan olduğunu söyleyen kesimler hâlâ milliyetçi, jakoben vs. indirgemecilikle zaman ve enerji harcarken aslında büyük bir demokratikleşme şansını da tepmiş oluyoruz. Türkiye’de demokratik bir hukuk reformu olacaksa bunu özgürlükçü sol gerçekleştirebilir ancak. Ulusal gelirin yüzde 85’ini hâlâ nüfusun yüzde 5’i indiriyor. İşçi sınıfının hayatı ölümü kadar trajik! Bu büyük soygunu, vurgunu yapanlar mı demokrasi getirecek, hukuk reformu yapacak? Niye öyle bir şey yapsınlar ki? Bu ülkede olabilecek en çılgın proje demokrasidir ve onu da sol yapabilir.
Reyhanlı’yı unutmayacak, unutturmayacaktık hani? Kısa bir süre sonra Reyhanlı’yı Güney sahillerimizde güzide bir turizm beldesi sanmaya başlayabiliriz. 13 yaşında polis korkusundan üzerini ıslatan o çocuk için, yalnızca o çocuk için olsun solcu olabilmeliyiz. Türkiye’nin acil özgürlükçü sola ihtiyacı var. Siyasetten anlamamız şart değil, öğreniriz.

Biraz daha sol

Hatta öğrenmeden yapalım bu işi. Çizmelerinin sedyeyi kirletmesinden ürken o madenci için, insanların yüreğini böylesine ezen baskıcı hoyratlara karşı solcu olmak zorundayız. “Gel burada yuhala” diye yaslı insanlara meydan okuyan Ümmi Şef’in karşısına dikilebilmek için solcu olmak gerekiyorsa, olalım. Kısa dönem, bedelli filan ama biz solcu olmadan olmayacak bu iş galiba.
Büyük şehirlerdeki meczuplar gibi, söylene söylene sokaklarda yürüyen solcular haline gelelim: “Uludere, Reyhanlı; Çizmesi kirli, yüreği ezik madenciler; Soma katliamı, Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, hadım edilmiş kimlikler, düşmanlaştırılmış halklar... ‘Evdeki paraları sıfırla’, Avucuna ‘Oğlum hakkını helal et’ diye yazıp ölen madenci, ‘Alo Fatih’...” Ezberimiz olana kadar tekrar edelim bunları. Biz solcu olmazsak sol diye bir şey de olmayacak galiba. Yaşam alanları yağmalanıyor, kentler beton bloklara dönüşüyor, insanlar itilip kakılıyor ve bunlar daha iyi günlerimiz. Tayyip Erdoğan, Milli Şef adıyla yarattığı distopik kahramanın ulaştığı bütün sınırları aşıyor ve tek meşruiyet kaynağı, bunu “doğru ideoloji” adına yaptığı... Ne yaptığının hiçbir önemi kalmadı artık. Zaten milli irade de, Allah da, kapı gibi onun arkasında. Peki ya biz? Tokatlananlar, madenlere gömülenler, bombayla, gazla kavrulanlar, kredi borcuyla kıvranıp duranlar? Haysiyetimizle oynanıyor, inciniyoruz, sömürülüyoruz, aşağılanıyoruz, katlediliyoruz.
Uzaylılar, gaz maskesi, Tanrı ya da Birleşmiş Milletler bize yardım etmeyecek, belli oldu.
Sol... Biraz daha sol!