Genetik miras

Sevgili dostum Ferhat Kaya ve çalışma arkadaşı Kambiz Kamrari Radikal İki'nin 16 Aralık 2007 tarihli sayısında yayınlanan, "Genler ve Etnik Kimlikler" yazılarıyla son derece gerekli ve önemli bir tartışmayı gündeme taşıdı.
Haber: ÖMER GÖKÇÜMEN / Arşivi

Sevgili dostum Ferhat Kaya ve çalışma arkadaşı Kambiz Kamrari Radikal İki'nin 16 Aralık 2007 tarihli sayısında yayınlanan, "Genler ve Etnik Kimlikler" yazılarıyla son derece gerekli ve önemli bir tartışmayı gündeme taşıdı. Yazarların başlattığı tartışmanın sağlıklı ve sürdürülebilir bir paradigma yaratması adına, yazıda öne sürülen bazı düşüncelerin sorunlu bulduğum kısımlarını sizinle paylaşmak istedim.
Çekincelerimin temelinde, yazarların politik olarak kurduğu düşünsel çatıyı oluşturan birbirine bağlı iki dayanak var. Bunlardan ilki, Türkler, Ermeniler, Kürtler vb. etnik kimliklerde sıkışmış köken tartışmasının bir devamı olmaktan kaçamaması. Açmak gerekirse, yazıda her ne kadar insanların birbirleri ile yakınlığına önemli bir vurgu olsa da, Türkiye'nin genetik yapısı "Orta Asyalı," "Ortadoğulu" ve "Doğu Akdenizli" gibi kategoriler üzerinden tanımlanıyor. Bu da, sanki coğrafyalara özgü ve diğerlerinden farklılık gösteren bir genetik yapının varlığını çağrıştırıyor.
Halbuki, insan genetik çeşitliliği kıtalara ayrılarak incelendiğinde, çeşitliliğin çok büyük bir kısmının kıtasal gruplar içinde olduğu, ancak çok küçük bir kısmının kıtalar arasında farklılık gösterdiği görülüyor. Diğer bir deyişle, iki kişi arasındaki genetik uzaklık üzerinde, farklı kıtalardan veya aynı kıtadan olmalarının, istatistik olarak çok az bir etkisi vardır. Yine de, nüfus tarihi çalışmaları sordukları soruları cevaplamak için genelde kıtalar arasında farklılık gösteren az sayıdaki genetik işarete odaklanıyor. Dolayısıyla eğer insan gruplarının nüfus tarihinde spesifik bir sorunsala (örn: Neolitik dönemde demografik yayılmanın bugünkü Türkiye nüfusuna etkisi) bakmadığınız zaman, iki coğrafya arasındaki çeşitliliği karşılaştırmak, bulunacak ayrılıkların veya aynılıkların tarihsel sebeplerini veremez.
Yazarların metninde sorunlu gördüğüm ikinci eksiklik ise, tıpkı Avrasya'nın diğer bölgelerinde olduğu gibi Türkiye'de de varolan zengin ve çok katmanlı çeşitliliğin görmezden gelinmesi. Hem Türkiye'nin genelinde yapılan çalışmalar hem de bizim şu anda sürdürmekte olduğumuz daha yerel çalışmalar, Türkiye'de insan gruplarının çeşitli tarihsel dönemlerde, değişik coğrafyalarda yaşadıklarını, karıştıklarını, dağıldıklarını, tekrar biraraya geldiklerini ve dolayısıyla yerel düzeyde karmaşık ve zengin kültürel ve sosyal yapılar oluşturduklarını gösteriyor. Bu durumda, kimi genetik işaretlerin küçük gruplar seviyesinde, o grupların tarihlerinin şekillendirdiği ölçüde, farklılık göstermesi kaçınılmaz. Dolayısıyla yazıda Türk, Kürt, hatta İranlı olarak genellenen grupların her birinin içinde birbirinden kimi zaman farklılaşmış, kimi zaman aynılaşmış daha küçük gruplar var. Yazarlar da, çok dar bir örnekleme kullanarak, aynı sözünü ettiği Arneiz-Villena (2002) çalışması gibi, etnik gruplar içindeki çeşitliliği, tarih içinde genetik alışverişleri ve en önemlisi ayrımları gözardı ediyor. Yazarlar, kendi çalışmalarının kısıtlılığına zaten önce kendileri dikkat çekiyor ve anekdot kanıt olarak kullanıyorlar. Ancak, Arneiz-Villena'nın çalışmasında kullanılan genetik işaretlerin çok kısıtlı, örneklemenin yapılan genellemeler için yetersiz ve istatistiki değerlendirmenin çok basit seviyede olduğunu belirtmemeleri rahatsızlık verici.
Haklı isyan
İşte tam bu noktada yazarların, benim de son derece rahatsız olduğum ve ne yazık ki hâlâ okul kitaplarında okutulan bir tarih dogmasına isyanına sonuna kadar katılıyorum. Türkiye'de sadece Orta Asya'dan gelen ve Türk ırkına mensup kişiler yaşamıyor. Aksine son derece karmaşık bir tarihin ürünü olan çok katmanlı bir genetik yapı var. Ancak yazarlar genellemelerinde kimi küçük grupların kimliklerine elitist ve yukarıdan bir müdahale yapmaktan kurtulamıyor. Dünyanın geri kalanında olduğu gibi, akrabalık ilişkileri, aşiret yapıları, köy oluşumları ve belki de daha da önemlisi ortak bir kökene inanç Türkçe veya Kürtçe konuşan, farklı coğrafyalarda yaşayan, Türkiye'ye daha önce veya sonra gelmiş, neredeyse tüm geleneksel, küçük gruplarda kimlik oluşumunda temel bir unsurdur. Dahası çoğu grup, genetik bir gerçekliğe paralel olarak ya da olmayarak, "Türklük", "Kürtlük" gibi etnik kimlikleri, hem de "kan bağı" ve "ortak biyolojik köken" kavramlarına dayanarak, kimliklerini oluşturan söylemlerde kullanıyorlar. Bilim insanları olarak, nasıl ırkçı ve baskıcı hegemonik söylemlere karşı çıkmak sorumluluğumuzsa, dünyada genetik çeşitliliğin genelini oluşturan küçük grupların, diğerleri üzerinde baskı kurmadan oluşturdukları kimliklere de saygı duymanın da etik görevimiz olduğunu düşünüyorum.
Sonuç olarak, genetik bilgi insanlık tarihini anlamak için çok büyük bir kaynak. Bu kaynağın ışığında, artık ırkların biyolojik bir gerçeklik olmadığını, etnik kimliklerin genetikten ziyade, sosyal yapılar olduğunu biliyoruz. Ancak, aynılığa olan vurgu bize toplumların içinde varolan çeşitliliği unutturmamalı. Her birimiz hücrelerimizde atalarımızdan gelen, özgün bir genetik miras taşıyoruz. Bu zengin miras, aynı Türkiye'nin kültürel, arkeolojik ve sosyal zenginliği gibi araştırılmayı ve fark edilmeyi bekliyor.


Büyütmek için tıklayınız


Avrupa, Ortadoğu ve Balkanlardaki Y-Kromozomu gruplarının dağılımı. Harita, Anadolu, Avrupa ve Ortadoğu'da varolan genetik çeşitliliği örnekliyor. (Temel olarak Semino ve ark. (2002). 1 The Genetic Legacy of Paleolithic Homo sapiens sapiens in Extant Europeans: A Y Chromosome Perspective. Science. makalesi veileri baz alınarak hazırlanmıştır. Kaynak: Prof. Mark Jobling Web Sitesi http://www.le.ac.uk/ge/maj4/EuropeMap+Tree.jpg)

ÖMER GÖKÇÜMEN: Pensilvanya Üni., Antropoloji Böl., doktora