Genler ve etnik kimlikler

Hawks (2007), insan popülasyonlarının son 50 bin yılda sayıca artış göstermeye başladığını ileri sürüyor. Biyolojik olarak ilk modern insan 160 bin yıl önce Afrika'da ortaya çıktı ve ilk göçü Ortadoğu'ya oldu.
Haber: FERHAT KAYA / Arşivi
KAMBİZ KAMRANİ / Arşivi

Hawks (2007), insan popülasyonlarının son 50 bin yılda sayıca artış göstermeye başladığını ileri sürüyor. Biyolojik olarak ilk modern insan 160 bin yıl önce Afrika'da ortaya çıktı ve ilk göçü Ortadoğu'ya oldu. 50-40 binli yıllarda bu atasal potansiyel Avrupa ve Asya'ya dağıldı. Ayrıca, yine bu dönemde gerçekleşen iletişim, sosyal etkileşim ve üreticilik gibi hızlı kültürel değişimler, popülasyonlar arasındaki genetik alışveriş için önemli fırsatlar yarattı. Böylece ve maalesef, insanlık tüm dünyayı saran inanılmaz bir sayısal çoğunluğa ulaştı.
Biyolojik ve genetik çalışmalar sürekli kafamızda biyolojik belirlenimciği çağrıştırıyor. Sosyal ve siyasi canlılar olarak, hep birlikte barış içinde varolabilmek adına daha akılcı ve değerli yaşam ideolojilerine sahibiz. Ancak genetik çalışmalar, ırkçı, milliyetçi kan akrabalığına bağlı ayrımcılıkların önerdiğinin aksine, günümüz insanları arasındaki biyolojik farklılıkların neredeyse yok denebilecek düzeyde düşük olduğunu gösteriyor. Bir de genetik açıdan şempanze ve insan arasındaki benzerliğin yüzde 99 olduğu bir dünyada, insanların kendi aralarında, sözde kan bağına dayalı yarattığı asılsız ırkçı ve milliyetçi yaklaşımlar çok kaba ve ilkel kalıyor.
Resmi ve egemen ideolojinin, son kullanma tarihi geçmiş Güneş Dil Teorisi ya da Orta Asya Göç Hipotezi gibi milliyetçi yönlendirmelerinin moleküler genetik çalışmalar tarafından çürütüldüğü biliniyor. Yıllar önce İsmail Beşikçi bunu siyasi olarak çürüttüğünde bu başarısının bedelini yıllarca tutsak kalarak ödemişti. Etnik kimlik açısından Türk, Kürt ya da İranlı, cinsiyet bağlamında kadın ya da erkek ve dini bakımından Müslüman, Hıristiyan ya da Alevi olmanın sadece kültürel görünümler olduğu çağımızın gerçeği. Kültür, çok tartışmalı bir kavram olmakla birlikte, bir canlının doğduğu çevrede öğrendiği ve edindiği davranışlar bütünü şeklinde tanımlanabilir. İşin arkeolojisini yaptığımızda ise kültür, toplum ve birey bazında, cinsiyet, yaş, dil, ortak ilgi alanları, statü, etnik kimlik ve benzeri durumlara göre çeşitlenebiliyor. Bu anlamda kültür, paylaşılan, öğrenilen sembollere dayalı tümleşik ve entegre olan sosyal bir etkinlik. Kültürel aidiyetlerimizin ve davranışlarımızın kökeni kesinlikle genler değil, yaşam içerisinde değişebilen sosyal örüntülerden ve öğrenimlerden ibaret. Hiçbir insan, Türk, Kürt, Ermeni ya da İranlı, Müslüman, Alevi ya da Hıristiyan ve daha da ilerisi kadın ya da erkek olarak doğmayor. Bütün bu aidiyetleri yaşarken içinde bulunduğu toplumdan öğreniyor.
Türkler Orta Asya'dan mı geldi?!
Genetik, Anadolu'da yaşayan halkların bazılarının birbirlerini öldürmelerine rağmen -trajikomik bir biçimde- birbirlerine çok yakın olduğunu kanıtlıyor. Bunu kanıtlamakla kalmıyor, ilkokuldan üniversite sıralarına kadar öğretildiği şekli ile Orta Asya'dan gelen ve bugün Anadolu'da çoğunlukta olduğu söylenen "Türk" kimliğinin, anlatıldığı biçimi ile gerçeği yansıtmadığını gösteriyor. mtDNA haplogrup analizleri Anadolu'da yaşayan insanların, yaklaşık 100 bin yıl önce Afrika'dan çıkıp Ortadoğu ve Doğu Akdeniz'de konaklayan atasal potansiyelden evrimleştiğinini işaret ediyor. Sadece mtDNA analizleri değil, erkek kromozomu olan Y'ye bağlı haplogrup analizlerine göre de sonuç benzer çıkıyor (Şekil). Genetik üzerine birçok önemli çalışması olan Dr. Robert Wisotzkey (CSU, East Bay) ile olan sohbetimizde, mtDNA, Y kromozom ve SSRs (microsatellite ya da simple sequence repeats) çalışmalarının popülasyon genetiğinin anlaşılmasında çok önemli olduğunu söyledi. Ancak, insanlığın sayısal olarak artışı ile birlikte meydana gelen melezleşmelerin, genetik izolasyonları yok ettiğini ve artık günümüzde ari-saf bir gruptan bahsetmenin mümkün olmadığını da vurguladı. Anadolu'nun gen havuzunda ise Orta Asyalı değil daha çok Doğu Akdeniz ve Ortadoğulu örneklerin egemen olduğunu belirtti. Orta Asya'dan (Altaylar'dan) küçük bir grubun Anadolu'ya geldiği bilinir. Ancak bu grup, geldiği ve konakladığı bölgede büyük bir genetik patlamaya neden olmamış, aksine mevcut gen havuzunda melezleşmiştir. Çalışmalar Anadolu gen havuzunda Orta Asyalı örneklerin yüzdesinin hayli düşük olduğunu gösteriyor. Elbette gelen grubun genetik patlamaya neden olmaması demek kültürel ve siyasi bir patlama yaratamayacağı anlamına gelmiyor. Bu noktada, Anadolu'da genetik olarak belirgin bir "Türk" ırkından bahsetmek imkansız olsa da, siyasi olarak kurgulanmış kültürel bir kimlikten bahsetmek hayli mümkün, ancak bu kurgu tarihi günümüze çok yakın.
Akdeniz ve Ortadoğu halkları kardeştir!
Aslında bütün dünya insanları kardeştir, konumuz gereği böyle başlık attık. Arnaiz-Villena (2002) ve arkadaşları, Akdeniz ve Sahara altı popülasyonların HLA allellerinin dağılımlarını dikkate alarak sonuçlandırdıkları çalışmaları ile 1)- Yunanlıların, Etiyopyalılar ve batı Afrikalılar ile benzerlik gösterdiği, 2)- Türklerin farklı bir dil ve kültür taşısalar da diğer Akdenizlilerden büyük farklılıklar göstermediği, 3)- Kürtlerin, Ermenilerin, Türklerin ve diğer Ortadoğu popülasyonları ile büyük bir benzerlik gösterdiği ortaya çıktı. Arnaiz-Villena, Kürtlerin Ortadoğu ve Akdeniz'in en eski popülasyonlarından biri olduğunu söylüyor. Türklerin, farklı bir dil konuşup farklı bir kökenden geldiği iddia edilse de, genetik olarak Kürtlere, Ermenilere ve İranlılara benzerlik göstermesi, bu coğrafyada melezleştiğini gösterir. Bu nedenle, bu gruplar belli bir ortak atayı paylaşıyor olabilirler. Yine Arnaiz-Villena (2001) ve arkadaşları, Akdeniz popülasyonları üzerine yaptıkları diğer bir genetik çalışmada Türkler ve Kürtlerin HLA allel profilleri üzerinde çalıştı, bunu genişleterek diğer gruplar ile karşılaştırdı ve sonuç olarak tipik Asyalı HLA genlerine rastlamadılar. Bu nedenle, Türk, Kürt, Ermeni, İran, İsrail ve Lübnanlıların ortak bir Akdenizli atasal gruptan türediği kanaatine vardılar. Bu bağlamda, Anadolu popülasyonlarının en erken kökeni Afrika olmakla birilikte, en yakını Doğu Akdeniz ve Ortadoğu.
Her neyse, tüm bunları şimdi geride bırakıp Kambiz ve ben, kendi deneyimize bakalım. Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü'nün Gen Bankası'ından üç Türk, iki Kürt ve İranlı arkadaşım Kambiz'e ait olan mtDNA dizilimleri ile bir karşılaştırma yaptık. Bu karşılaştırma sonucunda Kürtler ve Türkler birbirlerine çok benzer çıkarken, Kambiz biraz uzakta kaldı. Gerçi örneklemimiz çok küçüktü, ancak yine de Türkler, Kürtler ve İranlılar arasında neredeyse yüzde 98-99 benzerlik oranı elde ettik. Böylece genetik veriler, bu halkların salt kültürel olarak değil, biyolojik olarak da kardeş olduğunu gösterdi. Bu nedenle, İranlı Kambiz ve Türkiyeli ben, aynı coğrafyada yaşayıp biyolojik ve kültürel olarak kardeş olan halkların, sorunlarını savaşarak değil, barışın yollarını zorlayarak çözmesi gerektiğine inanıyoruz.

FERHAT KAYA: California State University of East Bay, Antropoloji

KAMBİZ KAMRANİ: California State University of East Bay, Biyoloji