Gerçek duygusallığın dokunuşu

Gerçek duygusallığın dokunuşu
Gerçek duygusallığın dokunuşu

Suzanne Vega, 22 ve 23 Mayıs ta İstanbul da.

Kentli bireyin ayakta kalma mücadelesini rafine bir dille anlatan, 1980'lerden bu yana müziğiyle kadın şarkıcı-şarkı yazarı geleneğinin en önemli temsilcilerinden olan Suzanne Vega, iki konser için İstanbul'da
Haber: N. BUKET CENGİZ / Arşivi

Amerikalı şarkıcı-şarkı yazarı Suzanne Vega’nın bahsi geçtiğinde akla ilk gelen şarkı ‘Tom’s Diner’ ise diğeri de ‘Luka’dır. Bir çocuğun ağzından yazılmış bu şarkıda çocuk alt komşusuna “Adım Luka, ikinci katta oturuyorum” diyerek kendisini tanıttıktan sonra şunları söyler: “Eğer bazen gece geç saatte bir şeyler duyarsanız, bir kavga gürültü, itiş kakış, sormayın bana neydi diye.” Vega’nın bu parçası, popüler müzik tarihinde çocuklara yönelik aile içi şiddeti eleştiren ilk şarkılardan biri olarak özel bir yere sahip. Şarkı, sanatçının ismini taşıyan ve ‘Marlene on the Wall’, ‘Small Blue Thing’, ‘Queen & Soldier’ gibi şarkılarla dikkat çekmiş olan ilk albümünden iki yıl sonra çıkardığı ‘Solitude Standing’de (1987) yer alıyordu. Vega, fotoğraf sanatçısı bir arkadaşının “bir camın ardından dünyayı seyretmek, yaşanan anın parçası olmadan sadece bir gözlemci olmak” şeklindeki sözlerinden yola çıkarak yazdığı ‘Tom’s Diner’ adlı unutulmaz şarkısında ise 1980’lerin başlarında bir günde New York’ta bir lokantada oturmuş, giren çıkanı seyreden birinin gözlemlerini aktarır. Parçada herhangi bir enstrümana yer verilmemiştir, Vega’nın güzel sesi konuşur gibi doğal akıp gider şarkı boyunca. Albümdeki en güzel parçalardan biri olan ‘Gypsy’de de “uzaklardan geliyorsun, gözlerinde kafeler ve sabah caddeleri” derken kentli bireyin kamusal alandaki tek başınalığı temasından devam eder sanatçı ve ekler: “Uykuya dalmamakta direnen bir bebekmişim gibi kucakla beni…” Kent insanının yalnızlık hali ile bir çiftin parçası olma evreleri arasındaki yolculukları 1985’ten 2007’ye dek çıkaracağı yedi albümün leitmotifi olarak belirir Vega’nın sanatında. 

Akustik ve elektronik
‘Book of Dreams’le akıllarda kalan ‘Days of Open Hand’in (1990) ardından gelen ‘99.9 F°’ (1992) Vega’nın bir süre sonra evleneceği prodüktör Mitchell Froom’la birlikte yaptığı ilk albümdü. Bu albümde sanatçının önceki albümlerindeki akustik sound’un yerini hayli elektronik bir altyapının almasıyla yeni yapımcının etkisi hissediliyordu. Albüm, adını aldığı parçanın yanı sıra ‘When Heroes Go Down’ ve “eğer birinin kollarına uzanmış yatıyorsan yerde, muhtemelen onun tarihinin bir parçasını yutacaksın sen de” diyen ‘In Liverpool’ gibi çok iyi parçaları içeriyordu. Yapımcılığını yine Froom’un üstlendiği ‘Nine Objects of Desire’da (1996) da akustikle elektronik Vega’nın huzur verici vokaliyle uyumlu biçimde birleşiyordu. ‘No Cheap Thrill’, ‘World before Columbus’ gibi parçaların öne çıktığı albümün en akılda kalıcı şarkısı ise derinden bossa nova göndermeleri ve hafiften erotik sözleri ile romantik bir dansa davet eden ‘Caramel’di. 

Hakiki ve samimi
Vega ve Froom’un boşanmasının ardından çıkan ‘Songs in Red and Grey’ (2001) adını aldığı parçanın yanısıra “düzelt yırtıp çiğnediklerimizi, iyi et karı koca dediğimiz kesiği” diyen ‘Soap and Water’, ‘Pertinent’, ‘St. Clare’ gibi çok hoş şarkılar içeren, boşanma sonrası içe bakışın genel bir tema olarak belirdiği bir albümdü. Ancak, Vega bu albümde küskünlükle bahsettiği evlilik kurumuna inancını bir süre sonra tazeleyecek ve 1983’te henüz kimsenin tanımadığı genç bir müzisyen olduğu günlerde bir şair olarak kendisine evlenme teklif eden Paul Mills’le, şimdi kendisi dünyanın tanıdığı Suzanne Vega ve Mills de işinde gücünde bir avukat iken, tekliften 23 yıl sonra, evlenecekti. Sanatçı, nikahtan bir yıl sonra çıkardığı ‘Beauty and Crime’ albümündeki ‘Bound’ adlı şarkısında kocasına şunları söylemişti: “Bu hayat böyle, çok izler bıraktı, bedenimi hırpaladı, ruhumu ısırdı… Yani söylediğimde: sana sonsuza dek bağlıyım diye, demek istedim ki: sonsuza dek bağlıyım sana işte…” Bununla beraber, modern hayatın kaosu içinde kimseye tutunmadan ayakta duran bir kadın olarak Vega’nın aşkı algılayışında duygusallığı dengeleyen gerçekçilik, bu albümdeki şarkıların sözlerinde de duyuluyordu. Yoğun bir nostaljinin üzerine kurulu harikulade bir parça olan ‘Ludlow Street’te “aşk önemli olan tek şey, aşk gerçek olan tek şey, her gün bunu duysak da, hissetmesi en güç olan şey bu hâlâ” der örneğin. Ya da albümdeki en hoş şarkılardan biri olan ‘Edith Wharton’s Figurine’de “hayatta kalma savaşında, aşkın gözü kör değildir asla” derken duyarız Vega’yı.
Suzanne Vega’yı Suzanne Vega yapan da bu ruh dünyasıdır işte. O, duygulu ve incelikli bir bireyin ayakta durabilmek için ruhsuz ve yüzeysel biri olarak yaşayıp giden birine göre çok daha fazla güce ihtiyacı olduğunun en başından beri farkındadır. Bu gücü de ince bir zeka, yapıcı bir duyarlılık ve insanı kendine acıma tuzağından koruyan bir mağrurluktan alır. Kalabalık metropollerin lokantalarında, kafelerinde sakin sakin oturup bilgece etrafı seyreden sofistike bir kadındır Suzanne Vega, şarkıları bu nedenle böyle hakiki, böyle samimidir...
Suzanne Vega konseri, 22 ve 23 Mayıs’ta, saat 21.30’da Salon’da. http://www.saloniksv.com