Geride ne bırakıyorsunuz?

Geçen yıl Özden Çiftçi bu sayfalarda sokakta gördüğü çöp toplayan çocuklardan aldığı bir dersi, yani geri dönüşümü keşfedişini, harika bir yazı ile anlatmıştı. Bu yazıyı okuyanlar eminim yedikleri, içtikleri ve kullandıklarından geride bıraktıklarını bir kez daha düşünmüşlerdir.
Haber: SERDAR M. DEĞİRMENCİOĞLU / Arşivi

Geçen yıl Özden Çiftçi bu sayfalarda sokakta gördüğü çöp toplayan çocuklardan aldığı bir dersi, yani geri dönüşümü keşfedişini, harika bir yazı ile anlatmıştı. Bu yazıyı okuyanlar eminim yedikleri, içtikleri ve kullandıklarından geride bıraktıklarını bir kez daha düşünmüşlerdir. Benim de naçizane bir önerim olacak, bu öneriyi aktarmak için küçük bir senaryo düşünmenizi rica edeceğim.
Güzel bir gün, baharın sonlarına doğru. İş çıkışı bir arkadaşınızı görmeye gidiyorsunuz. Önünüzde yürüyen kişi can eriği yiyor, bunu üzerinize doğru attığı erik çekirdeklerinden anlıyorsunuz. Şaşkınlık içinde çekirdeklerden kaçmaya çalışıyorsunuz ve otobüs durağına kendinizi zor atıyorsunuz. Durakta otobüs bekliyorsunuz. Esen rüzgar yüzünüzü yalıyor. Yanınızdaki kişi çekirdek çitlemeye başlıyor ve kabukları rüzgara doğru üflüyor. Kabuklar üzerinize üzerinize geliyor. Kabuklardan kaçarak iskeleye gidiyorsunuz. Zaten güzel bir bahar gününe aslında vapur keyfi yakışır. Suya yakın olmak güzel, dışarıda oturuyorsunuz. Birazdan yanınıza başkaları da geliyor, herhalde onlar da denizin kokusunu solumaya hevesli. Tam yanınıza oturan kişi daha vapur hareket etmeden çantasını açıyor ve karpuz çıkarıyor. Siz "Ya, karpuz ne zaman çıktı ki?" diye düşünürken, başlıyor karpuzu kesmeye ve sonra yemeye. Isırdıkça karpuzun suyu hem yere dökülüyor hem de esintiyle üzerinize geliyor. "Yere dökülene mi yanayım, üzerime gelene mi?" derken, bir de karpuz çekirdeklerini denize tükürmesin mi? Dayanamayıp, "Kardeşim, sen ne yapıyorsun?" diye bağırıyorsunuz. Pişkince, epey yinelenmiş bir yanıt geliyor: "Ben bu meretin bağımlısıyım. Rahatsız oluyorsan, başka yere..." Bunu söylerken karpuzun kabuğunu dalgalara doğru bırakıveriyor. Çaresiz su kıyısındaki yerinizi bırakıp içeri kaçıyorsunuz. İskeleden arkadaşınızın ofisine hızla yürüyorsunuz. Hızla çünkü sağda solda önünüzde bir şeyler yiyen ve artıkları üzerinize doğru savuranlar var. Ofise çıkmak için asansöre biniyorsunuz. Tam kapı kapanırken, içeri birisi daha giriyor. Binmesine biniyor da, gözlerinize inanamıyorsunuz boynunda davul var. Daha asansör hareket etmeden başlıyor davulu gümbürdetmeye. "Aman etme, dur!" demenizle, yanıtı yapıştırıyor: "Ben bunu çalmadan duramam ki, kardeşim!".
Yukarıya çıktığınızda ne bahar gününün güzelliği, ne vapurun keyfi ne de arkadaşınızı görmenin heyecanı kalıyor. Bir saatlik yolculuğunuzdan geriye kalan bir çeşit kirletilmişlik duygusu. "Böyle senaryo olur mu?" demeyin... Alın erik, ayçekirdeği, karpuz ve davulu, yerlerine koyun sigarayı, sigaranın dumanını, küllerini ve izmaritlerini. Bir daha okuyun, bakın ne kadar tanıdık gelecek. Kıssadan hisse: Naçizane önerim, eğer sigara içiyorsanız, geride ne bıraktığınızı lütfen düşünün.