Gitmesek de, görmesek de

Meslek yaşamımdaki koşuşturmalar sonunda yatıştı. Sıra, geriye bakıp neler yaşandı diye düşünmeye geldi. Topluca deneyim olarak adlandırdığım başarılar, kaygılar, hatalar, düş kırıklıkları, kendini geliştirmeler...
Haber: GÖKSEL KITER / Arşivi

Meslek yaşamımdaki koşuşturmalar sonunda yatıştı. Sıra, geriye bakıp neler yaşandı diye düşünmeye geldi. Topluca deneyim olarak adlandırdığım başarılar, kaygılar, hatalar, düş kırıklıkları, kendini geliştirmeler... Şimdi, meslekte geçen 16 yıldan sonra, hep güzellikler aklımda, en sarsıcı olaylar bile kazanımlarımla gözümün önüne geliyor. Sanırım o günleri özlüyorum ve belki de Marquez'in 'Anlatmak İçin Yaşamak'ta dile getirdiği gibi: Özlem her zaman yaptığı gibi kötü anıları sildi, güzellerini devleştirdi. Oysa kötü anları anımsamak, onlardan dersler almak için önemli.
Sağlık ocağına yeni mezun bir doktor olarak gittiğimde sudan çıkmış balığa dönmüştüm. Yanımda götürdüğüm steteskobum dışında hiçbir yardımcım yoktu. İnsanlara bu koşullarda nasıl yardımcı olabilirim diye düşünmek uykularımı kaçırıyordu. Her hasta hastaneye sevk edilmezdi ve ben hata yapmadan bu ayrımı nasıl yapacağımı kısa sürede öğrenmek zorundaydım. Kimden sorabilirdim? Sahipsiz, rehbersiz oralardaydım.
Cerrahi girişimlerde kendimi geliştirdiğim için bu yönde de bir şeyler yapmam gerekiyordu. Bir gün yanıma, ilkokul öğrencisi bir kız çocuğu getirdiler; arkadaşı ile çarpışmış, kaşı yarılmış. İlk girişimi yapacak uygun bir ortamım yoktu. Devlet hastanesine yolladım. Hastam acil servise kabul edilecek, yarası dikilecek ve evine gönderilecekti. Olması gereken buydu. Oysa, bir başka hastam, alnına düşürdüğü perçemiyle gizlediği, halen dikişleri duruyor görünümündeki kaba yara izini, devlet hastanesi acilinde bütün dikişleri atan hademeye borçlu olduğunu söyledi. Hemen kolları sıvadım. Sağlık müdürlüğüne gittim. Deposundan topladığım araçlarla bir dikiş seti ve iki pansuman seti oluşturdum. Kaba sabaydılar ama işimi görebilirlerdi. Yine hiç kullanılmamış, kutusundan çıkarılmamış, ne zaman niye geldiği bilinmeyen bir pastör fırını ile karşılaşmak, istersem alıp sağlık ocağıma götürebileceğimi öğrenmek günün en büyük sürprizi oldu. Bir hocamın onayı ile okulumdaki ameliyathaneden, daha estetik dikişler yapabileceğim bir set ve gerekli bütün malzemeleri almam, küçük girişim köşemi iyice donattı. Böylece uygun hasta beklemeye başladım. İki kız çocuğunun kaşını diktim ve daha sonra iz kalmamış hallerini görme mutluluğuna eriştim. Pansuman yapmaksa artık hiç sorun değildi.
Sağlık ocağımda en çok çocuk hastam vardı. Yüzlerindeki ışıltıyı çok seviyordum. Neredeyse tamamı, benden önce "İranlı doktor"a götürülmüş oluyordu. Anneler ellerindeki reçeteyle geliyorlardı. Her reçetede iki ya da üçü enjeksiyonla uygulanacak formda olmak üzere beş kadar antibiyotik, serum, ağrı kesici, vitamin şurubu vs. vs. vardı. Çılgına dönüyordum. Bu tedavilerin anlamsızlığını her ebeveyne anlatıyordum, uyarılarımın ne kadar işe yaradığını bilemiyordum. Birkaç kez reçeteleri biriktirip ilgili kişilere ilettim, sonuçsuz kaldı girişimlerim. Bu "İranlı doktor", yıllardır orada çalışıyor, muayenehanesinde hiçbir engelle karşılaşmadan bu işleri sürdürüyordu. Sağlık ocağına son çare olarak gelen, ama bu arada İranlı doktorun tedavisinden mutlaka geçmiş, ona epeyce para vermiş hastaların arkası kesilmiyordu. Şimdilerde "ithal doktor" konusu ne zaman geçse, çok ucuza çalıştırılacakları ne zaman dile getirilse bunun bize ne kadar pahalıya patlayabileceğini düşünmemin temelinde belki de bu deneyim yatıyor.
Doğum
Ve kadınlar... Türkçe bilmiyordu çoğu; ya okula giden bir çocuk ile geliyorlardı ya da sağlık ocağındaki hizmetlimiz çevirmenlik yapıyordu. Ben de temel soruları öğrenmiştim. Sorunlarını çözmeye çalışıyordum. Allı, morlu, simli, oyalı, tüllü kat kat giysileriyle, kara sürmeli gözleriyle birbirlerine benziyorlardı ama ancak derine inebilene anlatılacak farklı farklı öyküler taşıyorlardı.
Sağlık ocağımdaki ebeler canla başla, büyük bir özveri ile çalışıyorlardı. Sürekli doğuma çağırılıyorlardı. Bir doğumevi vardı ama sanki herkes evde doğumu seçiyordu. Tıp fakültesindeki doğum stajımda tek başıma birçok doğum yaptırmıştım. Sağlık ocağında göreve başladıktan sonra ise hiç gerekmemişti. Bir gün poliklinikte hasta bakarken ebelerimden biri aradı. Sesi çok kaygılıydı. Doğum yaptırmak üzere gittiği evde sorun çıkmış, çocuk sağlıklı olarak dünyaya gelse de annede büyük bir yırtık oluşmuş. Doğal olarak, hemen tampone edip doğumevine götürmelerini söyledim. Yanıtı kanımı dondurdu: Kocası götürmüyor, gitmesine de izin vermiyor.. Herkes ısrar etmiş, adam Nuh diyor peygamber demiyormuş... Nasıl olabilir, ne demek bunlar, kimin nereye kadar yaptırımı olabilir böyle bir anda gibi sorular beynime doluştu, ama yanıt bulup çıkaracak durumda değildim. Yaşamımın en seri düşündüğüm ve harekete geçtiğim anlarından biridir. Arabayı gönder dedim, geliyorum. Nasıl bir ortamda, nasıl bir yırtığı dikeceğime ilişkin en ufak bir öngörüm olmasa da alelacele bir hazırlık yaptım. Gelen arabaya bindim. Kalbimin atışı, şakaklarıma baskısı yol boyu geçtiğimiz yerlerde sanki çıldırdılar. Ücra köşelere, şehir merkezinin güçlükle alıştığım görüntüsünden bile çok uzak mahallelere doğru yola koyulmuş uçuyorduk. Virane bir evin önünde durduğumuzda arabadan atladım. Bembeyaz olmuş yüzü ile ebe hanım karşıladı beni. Bakışları, bu sorunu çözemezsek ikimiz de buradan sağ çıkamayız der gibiydi. Görmezden, anlamamazdan geldim.
Tek göz odaya doluşan insanlar, bakışlarını, divana serili muşambanın üzerinde doğum yaptığı konumda halsiz yatan anneden bana çevirdiler. Kanama durmuştu neyse ki, çocuğun eşi de doğurtulmuştu. Tek iş, yırtığın dikilmesi idi. Karşılaştığım durum, kendi yaptığın kesiyi, doğum masasında dikmeye hiç benzemiyordu. Yine de ne gerekiyorsa yapmaya koyuldum. İşim bittiğinde sırtımdan boşalan terler, tutulmuş kaslarımı tek tek okşuyor gibiydiler. Daha sonra neler olduğunu pek anımsamıyorum. Evden ayrılırken ellerime kapanıp teşekkür edenler oldu sanırım, annenin halsiz yüzünde parlayan iki siyah boncukta minneti okuyabildim, baba neredeydi soramadım. Annenin 16 yaşında olduğunu ise, bebeği bir yaşına yeni girmişken, kocasından gizli olarak sağlık ocağına getirdiğinde öğrendim. Ben bebeği muayene ederken, anne kayınvalidesinin kısırlık yapacağı gerekçesi ile bebeğinin aşılanmasını engellediğini ama ebe hanımın onu ikna ettiğini anlattı.
Oralarda doktor olmak zordu, ama oralarda doktor olmak ve kadın olmak da zordu. Gittiğime hiç pişman olmadım, hatta iyi ki dediğim anlar çok daha fazladır. Yine de güçlüklerle boğuşmak yerine enerjimi daha etkin kullanabilmeyi, sorumluluklarımı yerine getirdim ve karşılığında hak ettiklerimi aldım diyerek doyumla ayrılabilmiş olmayı yeğlerdim.
Şimdilerde sağlık ocaklarımız birer birer kapatıldıkça, sağlık hizmetleri özelleştirilmeye doğru gidildikçe, eldeki kaynaklar enine boyuna araştırılmadan harcandıkça, bunun bize ne kadar pahalıya patlayabileceğini düşünmemin temelinde belki de bu deneyimler yatıyor.
GÖKSEL KITER: Doç Dr., Pamukkale Üni.