Görüntüsüz aydınlar

İzleyebildiğim kadarıyla önce Meral Tamer yazdı. 2008 yılına girerken daha kendisine dönük bir yaklaşımla televizyonlarda daha az görünmek istediğini belirtti.
Haber: HASAN BÜLENT KAHRAMAN / Arşivi

İzleyebildiğim kadarıyla önce Meral Tamer yazdı. 2008 yılına girerken daha kendisine dönük bir yaklaşımla televizyonlarda daha az görünmek istediğini belirtti. Son zamanlarda önce İsmet Berkan Türkiye'de televizyonun (izlemeyi çok sevse bile) kendisi için bir şey ifade etmediğini vurgulayarak, artık orada görünmek istemediğini söyledi, Türkiye'de bu mecranın haftada 550 konuşmacıya gereksinimi olduğunu, bunu sağlayamadığı için birçok 'kim olduğu belirsiz' insanı görüntüye taşıdığını, bunun da düzeysizleşmeye yol açtığını dile getirdi. Nihayet Yıldırım Türker belli insanlarla ne adına olursa olsun televizyonda birarada olmanın kabul edilemeyeceğini yazdı. Anlaşılan, aydınlarımızla televizyon arasına bir soğukluk girdi.
Bu sadece bizde böyle değil. Ben de uzunca bir süredir etrafımdaki eşe dosta, Amerika'da, İngiltere ve Fransa'da da benzeri bir durumun yaşandığını ve yeni aydın 'trend'inin 'televizyona çıkmamak' olduğunu söylüyordum. Neredeyse doğal diyeceğim. Bu tavrın birkaç boyutu var; her şeyin olduğu gibi. Birincisi işin, andığım yazarlar tarafından dile getirilen somut, sistematik nedenleri bulunuyor. İkincisi ve bir süre sonra daha yaygınlaşacak olanı, tıpkı burnuna dayanmış kameraya bakarak, 'çekme kardeşim' diyen bıçkının, aslında, 'çek' demek istemesine benzer bir anlayış. 'Ben TV'ye çıkmıyorum' demek, yakın bir gelecekte büsbütün 'in' olacak. Herhalde en çok da, bu durumdan, hiç televizyonda görünmemiş olanlar yararlanacak: 'Çok teklif var ama ben kabul etmiyorum' demek, artık işten bile değil. Ne oldu da, ansızın bu noktaya geldik?
Hakkı var mı?
Her şeyden önce şu saptamayı yapmak gerek: Televizyon bir toplumsal yarar üretme alanı. Yazan, çizen, görüşünü toplumla paylaşan veya bir sorumluluk mevkiinde olan kişilerin 'ben televizyona çıkmıyorum' demek hakkı ne kadardır, doğrusu sorulması gereken bir soru. Benim bu soruya kestirmeden vereceğim yanıt ise şudur: Televizyona çıkmak ve orada görüş açıklamak bir görevdir, sorumluluktur. Ama bu insanın her daveti kabul etmesi, televizyonda görüş açıklamak için hiçbir kısıtlama koymayacağı anlamına gelmez. Kısacası, seçmeci bir tavırla televizyonda bir programa katılabilir insan. Bunda ters bir şey yok. Fakat Türkiye'de işler pek böyle gitmiyor.
Türkiye televizyonu 1990'larda keşfetti. Çok uzun bir susturulmuşluk döneminden sonra Türkiye televizyonda politika yapmaya başladı. Sabahlara kadar süren programlarda yeni bir Türkiye oluşturulmakla kalmadı, insanlar bu yeni Türkiye'nin taraflarını tanıdı. Taraflar birbiriyle karşılaştı. 'Kamusal alan', 'sivil toplum' gibi kavramlar televizyon aracılığıyla toplumsallaştı. Fakat burada kritik bazı noktalar vardı. Herhalde doğru olanı yazılı bir kültürden ve modelden televizyona gitmekti. Oysa Türkiye yazılı kültürü hiç önemsemeyerek, aksine aşağılayarak televizyona yöneldi. Bu, sözel kültüre teslim olmaktı. Sözün uçuculuğu bir süre sonra insanların sadece içi boş bazı görüntülerle (imajlarla) düşünmesine yol açtı. Bir süre sonra bu dönem kapandı. Onun yerini konuşma programları aldı. Aydınlar bu programlarda 'görünmeye' başladı.
Çok uzun bir süredir devam eden bu dönem Türkiye'deki kutuplaşmalara, çatlamalara, yarılmalara paralel bir gelişme gösterdi. Televizyonlar artık bir dönem çok tekrar edilen uzlaşmaların değil tam tersine uzlaşmamaların arenası olmaya başladı. Birbiriyle ters düşmüş, uzlaşmayı aklından geçirmeyen, aksine ekranı bu zıtlığın arenası haline getiren ikili çatışmalar gündelik hayatı teslim aldı. Bu yeni bir süreçti ve farkında olmaksızın televizyon bu tamamlanmayan ve bilhassa eksik bırakılan, herhangi bir derinlik aksettirmekten ziyade katı bir mevzi, pozisyon tayin eden, cephe oluşturan tersleşmeleri sergiledi. Bu hastalıklı anlayış şimdi hemen hemen bütün kanalları teslim alarak devam ediyor. Böylelikle aydınların eleştirel olmaktan angaje olmaya geçtiği bir döneme tanıklık ediyoruz. Kendisinden çok görüntüsüyle, entelektinden ve kültüründen çok agresif tutumuyla varolan bir aydın kabulü içindeyiz.
İmza yorgunu aydınlar
Bütün bunlara eklenecek başka birçok şey var. Aydınların böyle bir durumun içinde bulunması salt televizyonla bağlı değil. Ben bu hali onların farkında olmadıkları umutsuzluğa bağlıyorum. Türkiye gibi değerin hiçbir şey ifade etmediği, meziyetin hiçe sayıldığı, devletin aydını kendisine düşman ettiği, aydının toplumdan kendi aleyhine yükselen alaya çanak tuttuğu bir ülkede aydının karamsarlığını doğal karşılamak gerekir. Ne var ki, buna karşı çıkmak da bana kalırsa bir aydın sorumluluğu ve görevi. Karşı çıkmak derken de somut, bilinçli bir zihinsel üretimi aklımdan geçiriyorum. Derinlemesine, soğukkanlılıkla bakan bir anlayış!
Oysa bu sıkıntısını aşmak için geliştirdikleri yönteme bakarak son dönemlerde aydınları neredeyse imza tutkunu diye nitelendirmek hiç yanlış olmayacak. Giderek imza yorgunu bir aydınlar kitlesi var. Hemen her gün internette dolaştırılan, insanlardan imzalaması istenen, zaman zaman birbirini tenkis eden bu metinler bazen de öfkelere yol açıyor. İmzalanacak metin kendisine gelmediği için kızıp kaleme aldığı ilk yazının satır arasına sitemini sıkıştıran aydınları görmedik değil. Aydınların bildirge yayınlaması elbette anlamlı bir şey. Fakat bu bildirgelerin eldeki meseleyi sulandırmaması, ucuzlatmaması, hepsinden önemlisi edebileştirmemesi ve popülizme hapsetmemesi gerekiyor. Oysa, bulunduğumuz yer galiba öyle bir noktayı işaret ediyor ve insanların ertesi gün ilk işi kendi adını o listelerde aramak oluyor. Artık okunmayan, etkisini yitirmiş bir 'manifestasyon' olgusuyla karşı karşıyayız. Reel anlamda sözün bittiği bir yerde de bundan daha ilerisini düşünmek kabil değil. Televizyon buraya bağlanıyor.
Televizyondan internete...
Televizyon bir iletişim aracı. 1960 sonrası dünyanın en önemli belirleyicilerinden birisi. Televizyon için kitleselleşme çağının kurucusu demek mümkün. Ne var ki, bütün kitle iletişim araçları gibi o da erk tarafından yönetiliyor, yönlendiriliyor. Demokrasinin önemli organlarından birisi olamayışı bu nedenledir. Giderek, televizyon, McLuhan'ın zamanında getirdiği ve çok sevilen 'sıcak medya-soğuk medya' ayrımını bile aşacak biçimde bir 'araç' olmaktan çıktı ve bir 'aracı' oldu. Tamamıyla sübjektif bir biçimde ve özür dileyerek McLuhan'ı tahrif edecek şekilde söyleyecek olursam, bütün sıcaklığına karşın televizyon zaman içinde alabildiğine soğuk bir araca dönüşmesini engelleyemedi. Hele internet adlı, imkanlarıyla birlikte düşününce, tek kelimeyle 'korkunç' denebilecek medyanın gelişmesi onun soğukluğunu daha da artırdı. Neticede doğrudan katılımın son derecede sınırlandığı bir ortam ve organdı televizyon. Oysa tam da şu sıralarda ortaya çıkan gerçek şu ki, televizyon artık halkın aracı. Halksa artık taşrayla orta sınıf demek.
Gençler televizyondan kopalı bir hayli oldu. Aydınlar ve asıl çarpıcısı seçkinler de televizyon izlemiyor. Onların aracı internet. Televizyonun kontrol üstüne kurulmuş, yapıntıya dayalı, yönlendirilen, tekdüze, sıradan dokusu bu kesimlere artık cazip gelmiyor. Hafızasını yoklayanlar son dönemde neredeyse hiçbir önemli olayın televizyonda ortaya çıkmadığını anımsayacaktır. O tür oluşumların mecrası artık internet.
Bu, reklamcılık dünyasında da kendisini gösteren bir olgu. Kurulu, kurgulanmış bir marka artık insanlara bir şey ifade etmiyor. Marka da tıpkı televizyon gibi orta sınıfın gerçeği. Oysa, seçkinliğin alamet-i farikası olan yenilik, buluş, sıradışılık gene internetin içinden oluşuyor. Bu bakımdan da 'ilginçliğin' kanalı artık internet. İnsanlar orada ortaya çıkmak istiyor; çok daha demokratik ve aynı zamanda çok daha 'şık' bir biçimde. Televizyon ise birbirini anlamadan ve haftada 550 kişi bulacağız diye herkesin davet edildiği, göründüğü, gitgide kısalan sürelerde meşhur olduğu bir alan.
Hal böyle olunca Türkiye'de de aydınların birbiri ardınca 'ben televizyona çıkmayacağım' demesi anlaşılabilir bir şey. Ayrıca da haklı bir tutum. Demokrasi veya demokratik olmak herkesle birarada bulunmak ve beş benzemezin birarada 'kakofoni' yaratması değil; anlaşılabilecek biçimde, belli bir sözü, eşitler arasında söylemek. Evet, demokrasinin 'böyle' bir şey olduğunu artık anlamanın vakti geldi. Demokrasi herkesle her yerde 'buluşmak' ve konuşmamak anlamına gelecek şekilde konuşmak değil. Başkasının varlığını elbette kabul etmek ama gerektiğinde ona karşı çıkmak, ona direnmektir demokrasi. Üstelik, onunla aynı yerde bulunmamanın da bir siyasal tavır olduğunu bilmektir.
Konuşup bir şey söylemeyen, söz eden ama duyuramayan, görünen ama yitip giden bir demokrasiden ve aydından şimdi daha farklı bir yere geliyoruz galiba. Ötesini ucuz şöhret olmak hırsını yenemeyenler düşünsün. Çünkü, kazanmak bazen kaybetmek şeklinde de tezahür edebilir. Önemli olan gerçekten kazanmanın ne olduğunu ve ne kazanmanın önemli olduğunu bilmektedir.