'Gösteri demokrasisi' ve seçim

Son yıllarda hem dünyada hem de özellikle bu yıl içinde Türkiye'de, çarpıcı ve belli bir dereceye kadar yeni bir toplumsal olguyu gözlemliyoruz, yaşıyoruz: "Gösteri olgusu" ve demokrasi kuramı içinde önde gelen isimlerden Robert Dahl'ın adlandırmasıyla "gösteri demokrasisi".
Haber: E. FUAT KEYMAN / Arşivi

Son yıllarda hem dünyada hem de özellikle bu yıl içinde Türkiye'de, çarpıcı ve belli bir dereceye kadar yeni bir toplumsal olguyu gözlemliyoruz, yaşıyoruz: "Gösteri olgusu" ve demokrasi kuramı içinde önde gelen isimlerden Robert Dahl'ın adlandırmasıyla "gösteri demokrasisi". Küreselleşme süreçlerine karşı gelişen toplumsal hareketlenme ve gösterilerle başlayan, "Irak Savaşı"na karşı dünyanın farklı yerlerinde çok büyük ölçekte katılımcıyla gerçekleşen gösteriler, geçen sene yaşadığımız Hz. Muhammed'in karikatürleri nedeniyle oluşan yine küresel ölçekte karikatür krizi, bu krizi yaygınlaştıran ve derinleştiren gösteriler, Fransa ve ABD'de "göçmen sorunu" temelinde yaşanan gösteriler, Sosyal Güvenlik Yasası ve yeni iş yasası tasarılarıyla ilgili gösteriler, bize, "gösteri olgusunu" demokrasi tartışması içinde ciddi olarak ele almamız gerektiğini gösterdi. Direnç ve muhalefet biçimi olarak gösteri olgusunun giderek yaygınlaşması ve tekrar tekrar farklı toplumsal oluşumlarda ve küresel düzeyde yaşama geçirilmesi, artık bugün "gösteri demokrasisi" diyebileceğimiz bir oluşumu demokrasi çalışmasına soktu.
Gösteri demokrasisi
Bu olgu ile ilgili düşüncelerimi, Radikal İki'de geçen sene yayımlanan bir yazımda kaleme almıştım. O yazıda, modern tarih içinde, her zaman gösterinin önemli bir direnç ve muhalefet sembolü olduğu saptamasını yapmakla birlikte, son yıllarda yaşadığımız gösteri olgusunun üç yeni boyutu içerdiğini vurgulamış ve bu bağlamda da, bir toplumsal olgu olarak gösteri demokrasisinden konuşabileceğimizi önermiştim. Bu boyutları hatırlayalım. Birincisi, gösteri demokrasisi temsili demokrasinin krize girdiği, ama katılımcı demokrasiye de geçişin yaşanmadığı boşluk döneminde ortaya çıkan bir toplumsal olgu. Daha somut söylersek, temsili demokrasinin temel aktörleri olan siyasi partilerin toplum içinde ciddi bir güven ve yönetim krizi yaşadığı bir dönemde, eğer katılımcı demokrasiye geçiş yaşanmıyorsa, toplumsal kitleler hak taleplerini giderek daha fazla gösteri yoluyla yapıyorlar. İkincisi, gösteri demokrasisi; göçmen, gençlik, çocuk, kadın, orta sınıf gibi farklı toplumsal katmanların, vatandaşlık hak aramalarını gösteri yoluyla yaşama geçirme çabalarını içeriyor. Üçüncüsü, gösteri demokrasisi ekonomik, siyasi, kültürel ve çevresel düzeylerde geleceğe karşı umutların giderek azaldığı, yerine güvensizliğin, belirsizliğin, eşitsizliğin ve dışlanmanın toplumsal ilişkileri nitelediği küreselleşen dünyada, toplumsal kitlelerin sosyal adalet taleplerini dillendirmesinin temel yolu oluyor. Bu anlamda da giderek yaygınlaşıyor ve derinleşiyor.
Farklı ama benzerlik taşıyan
Tüm bu özellikleri içinde, temsili demokrasinin ve siyasi partilerin yaşadığı ciddi güven, temsil ve yönetim krizini, katılımcı demokrasi yoluyla aşmadığımız sürece gösteri demokrasisi olgusunu çok tartışacağız. Türkiye'de de, 2007 yılında gösteri demokrasisinin bu genel niteliğine ve yukarıda saydığım özelliklerine uyan iki önemli gösteriye şahit olduk. Gösteri siyasi tarihimizin içinde her zaman olmuş bir toplumsal olgu olmakla birlikte, bu iki gösteri içinde çarpıcı ve bir anlamda yeni, çok önemli özellikler taşıyor. Her iki gösterinin de, aralarındaki farklılıklara rağmen, belli ortak noktalarda buluştuklarını ve bu anlamda da gösteri demokrasisinin örneklerini oluşturduklarını düşünüyorum.
2007 Ocak ayında İstanbul'da, sevgili Hrant Dink'in hunharca katlinden sonra yapılan "cenaze töreni" ve 14 Nisan'da Ankara'da yapılan "Cumhuriyeti Koruyalım" mitingi; farklı ama önemli benzerlikleri taşıyan iki gösteri oldu. Her iki gösteri de çok sayıda insanın katılımıyla gerçekleşti, ses getirdi. Hrant Dink'in cenaze töreni sayıları 100 bini bulmuş ya da aşmış bir kalabalığa, Cumhuriyet mitingi ise 4 yüz bine yaklaşmış (belki daha fazla) bir kalabalığa sahne oldu. Bu sayılar, gösterileri örgütleyenlerin düşündüklerinden çok daha fazla sayıda insanı içeriyordu ve bu anlamda da, "gösterilere katılanlar kendi kararlarıyla ve iradeleriyle gösterilere katıldılar ve kalabalıklar da doğal olarak oluştu".
Daha da önemlisi, İstanbul'da Hrant Dink'in cenaze törenine katılanlar tören sonrası yazılı ve görsel basında yapılan ve ağırlıklı olarak 'tepkici milliyetçi' yorumların aksine, genelde "insanların öldürüldüğü bir Türkiye istemiyoruz" taleplerini seslendirmek için, özelde de, insani olarak, hunharca katledilmiş çok iyi ve önemli bir insana saygılarını göstermek için törene katıldılar. Ankara'daki mitinge katılanlarsa ağırlıklı olarak, Türkiye'nin AKP iktidarı içinde giderek İslamlaştığı algılamalarını seslendirdiler ve aynı zamanda da, AB ve ABD'ye duydukları tepkiyi dile getirdiler. Bu seslendiriş, hem Başbakan Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olmamasını talep ediyordu, hem AKP iktidarının oluşturduğu güç yoğunlaşmasından ortaya çıkacak 'laik ve çağdaş Türkiye'nin giderek İslamileşmesi endişelerini içeriyordu hem de AB ve ABD eleştirisini içinde taşıyordu. Bu anlamda, aralarındaki farklılıklara rağmen, her iki gösteri de, Türkiye'nin bugün içinden geçtiği dönemle ilgili endişeleri ve korkuları seslendiren tepkileri içeriyordu. Ama esas önemli nokta şu: Her iki gösteride de, Türkiye'nin bugünü ve yarınıyla ilgili endişeler, korkular ve bu temelde seslendirilen tepki; ağırlıklı olarak "farklı meslek gruplarına, farklı yaş gruplarına, farklı cinsiyet kimliklerine sahip olmakla birlikte, ortak kimlik olarak kentli, eğitimli, modernleşmeye, ekonomik kalkınmaya ve demokratikleşmeye katkı veren orta sınıf katmalar" tarafından verildi. Her iki gösterinin taşıyıcı gücü, Türkiye'nin iyi yönetimi ve istikrarı için çok önemli olan kentli, eğitimli orta sınıftı.
Son ama belki de en önemlisi, her iki gösterinin taşıyıcı gücü olan bu toplumsal katman, bugün çok ciddi bir "siyasi temsil krizi"yle karşı karşıya ve belki de bu kriz; yaşanan endişe ve korkuların, dolayısıyla tepkilerinin esas kaynağı.
Türkiye'nin modernleşmesinin, kalkınmasının ve demokratikleşmesinin önemli bir aktörü olan bu kentli, eğitimli orta sınıfın taleplerini siyasete taşıyan bir parti, bu katmanın oy vereceği bir parti, bugün yok. Kuramsal düzeyde, böyle bir siyasi oluşumun, sosyal demokrat, özgürlükçü sol ve siyasal liberal düşünceleri içinde taşıyan ve özgürlükçü-kalkınmacı bir temelde, Türkiye'nin iyi yönetimine talip olacak bir parti olacağını söyleyebiliriz. Ama somutta böyle bir siyasi parti, Türkiye'deki siyasi arenada yok.
Siyasi temsil sorunu
Sonuç, her iki gösterinin de, siyasi aktörlerle kentli, eğitimli toplumsal katmanlar arasında yaşanan siyasi temsil krizi içinde ortaya çıkan ve gösteri demokrasisi diyebileceğimiz toplumsal olguları yaratmalarıdır. Tam da bu nedenle, hem Hrant Dink'in cenaze töreninde, hem de Cumhuriyet mitinginde, gösterileri örgütleyenlerin çok ötesinde bir kalabalık oluştu. Tam da bu nedenle, bu gösteriler, kendilerini örgütleyenlerin dışında kendi başlarına, yukarıda sıraladığım özellikleri taşıyan birer toplumsal olgu oluşturdular.
Bu gösterilerden alacağımız ilk ders bence, Türkiye'nin modernleşmesinin, kalkınmasının ve demokratikleşmesinin önde gelen taşıyıcılarının, kentli ve eğitimli orta sınıf katmanlarının siyasi kriz içinde olduğu. Kentli ve eğitimli orta sınıfın siyasi temsil krizi devam ettiği sürece de, Türkiye ılımlı İslam-tepkici milliyetçilik eksenine mahkum olacaktır. Türkiye'de siyasi tartışma ideolojik kutuplaşmalara ve tali karşıtlıklara indirgenecektir ve Türkiye ekonomik, siyasi ve kültürel reel sorunlarına çözüm bulma çabası yerine, siyasi alan rejim tartışmasına itilecektir. Parlamenter demokrasilerde çok da önemli bir seçim olmaması gereken cumhurbaşkanlığı seçimi, böyle bir zamansal ve siyasal bağlamda gerçekleştiği için, siyasal istikrarsızlık ve anayasal rejim tartışmaları içinde yapılıyor. Ve Türkiye'de siyasi alanı istikrarsızlaştıran esas sorun, diğer deyişle siyasi temsil sorunu çözümlenmedikçe ve demokrasi gösteri demokrasisine dönüştükçe, toplumsal yaşamda endişeler, korkular devam edecek ve cumhurbaşkanlığı seçimi de sorunlu olmaya devam edecektir. Cumhurbaşkanlığı makamında kimin oturduğu, Türkiye'nin iyi ve adaletli yönetimini, katılımcı demokrasi temelinde kurma iddiasındaki siyasi partilerle, temsil ettikleri toplumsal katmanlar arasındaki bağ güçlendikçe önemsizleşir.

E. FUAT KEYMAN: Koç Üni.