Gözler hâlâ yanıyor

Gözler hâlâ yanıyor
Gözler hâlâ yanıyor
Antoine Agoudjian'ın 'Yanan Gözler' sergisi, bugünden geçmişe doğru bir ışık yakarak, yüzyıllık yaraların kapanmadığı bu topraklarda acının süregelen bir hal olduğunu gözler önüne seriyor
Haber: CİHAN TEKAY / Arşivi

Ermeni asıllı Fransız fotoğraf sanatçısı Antoine Agoudjian’ın 1988’den bugüne yaptığı çalışmaların bir kısmı, 26 Nisan günü Tütün Deposu’nda ‘Yanan Gözler: Ermenilerin Hatıraları’ adı altında sergilenmeye başlandı. Sergide 1988’den 2000’lere, Ermenistan’daki depremden Irak’taki savaşa uzanan bir yelpazede yakın tarihten sahneler var. Fotoğrafların etiketlerindeki tarihler yakın geçmişi işaret etmelerine rağmen, siyah-gri ağırlıklı ve kumlu kompozisyonlar, izleyicinin zaman mefhumunu bulandırıyor. Agoudjian’ın üzerinde bir kimyager gibi oynadığı fotoğraflarda kimi görüntüler daha yakına gelip netleşir, kimi uzaklara gidip bulanıklaşırken, izleyicinin zamanla ilişkisi de dönüşüme uğruyor. Agos’a verdiği röportajda, “Ninelerimin hikayesinin görüntüsünü aradım” diyen sanatçı, görsel yanıltmalar kullanarak bugünün içinde yaşayan tarihe bakmamızı sağlıyor. 

Yakın tarihten
Sanatçı, 1999-2006 arası bellek üzerine yaptığı proje dolayısıyla Kudüs’ten başlayarak Lübnan, Suriye, Türkiye , Irak, İran, Gürcistan ve Ermenistan’ı dolaşarak, bu coğrafyada acının haritasını çıkarmış. 1988’de Ermenistan’da gerçekleşen deprem sonrasında uçsuz bucaksız kuyruklarda bekleyenler, sanki 1915’te Anadolu’dan sürülmeyi bekleyen Ermeniler. Irak’ın işgali sırasında dilenen yoksullar, Yedikule’deki Surp Pırgiç Hastanesi’nde hastalar, Lübnan’da soykırım zamanı açılan yetimhanenin ranzalarında ağlayan çocuklar, Erbil’de askeri barikatı aşmaya çalışırken öldürülen bir mültecinin cesedi, Karabağ’da bir otobüse sıkışmış mülteciler... Agoudjian’ın simsiyah fotoğraflarında acı hiç bitmiyor: Bebekler bile bebek değil sanki, objektife dik dik bakan gözleri kuyu gibi. Geçmişi inkar sürdükçe, her gün bu coğrafyayı kaplayan ulus-devletleri korumak adına daha çok mülteci, daha çok ceset üretildikçe, acılar bedenler aracılığıyla nesilden nesile taşınıyor. Her doğan bebek, yeni bir acı-beden olarak dünyaya geliyor. 

Acı nasıl biter?
II. Dünya Savaşı’na tanıklık etmiş ve Amerika’ya kaçarak canını zor kurtarmış Yahudi asıllı Alman siyasal kuramcı Hannah Arendt şöyle der: “ Siyasi ve tarihi meselelerin anlaşılmasının, tamamen ve esasen insana dair olmalarından dolayı, insanı anlamayla ortak bir yönü vardır: Birinin özünde kim olduğunu, ancak o öldükten sonra bilebiliriz. Ölümlüler için nihayet ve ebediyet ancak ölümden sonra başlar.” Semavi dinlerde ölüler öteki tarafa geçişleri sırasında yalnız bırakılmaz, törenler olmadan gömülmezler. Ebediyete kavuşmanın koşulu, bu dünyada hatırlanabilmektir çünkü. Hayatın sonlanmasının ardından ruhlar araftayken, ancak geride kalanların yardımıyla ebedi huzura erişebilirler. Bu yüzden dualar edilir, cenaze törenleri yapılır, ölülerin başında beklenir, yasları tutulur. Sürgünde ölenler, mezarı bulunamayanlar, cesedi ailelerinden alıkonulanlar, yası tutulamayanların ruhları nereye gider peki? Eğer Arendt’in de dediği gibi siyasi ve tarihi meselelerin özünü anlamak için bitmiş olmaları gerekirse, hiç olmamış sayılan, “sözde” felaketleri nasıl hatırlar, nasıl anlayabiliriz? Yası tutulamayan ruhlar arafta sıkışıp kalırsa, bu acılar nasıl biter? 

Geçmiş geçmedi
Toplulukların parçası olmaktan ulus-devletin temeli olan toplumu oluşturan bireyler olmaya geçişte kimliklerimizin içi boşaltıldı. Modern ulus-devletler zamanında böylesi bir kimlik, ancak ninelerimizin yaşantılarıyla kendi belleğimizin bağını örmekle yeniden kurulabilecek bir şey. Mezarlıkların yerleşim yerlerinin dışına taşındığı, ölülerin hatırasının günlük hayatımızdan koparıldığı modern yaşamda, ulus-devlet politikaları tarafından içi boşaltılan ve milliyetçilik tarafından gasp edilen kimliklerin ardında ne tür yaşanmışlıklar olduğunu bilebilmek ancak iktidar mekanizmalarından bağımsız bir toplumsal belleğin imkanlarının oluşmasıyla mümkün. Unutmanın iktidar stratejisi olduğu bir sistemde hatırlamak bir direnme eylemi olabilir. Walter Benjamin, tarih kavramı üzerine tezlerinde, “Geçmişi tarihsel olarak kurmak ‘onu gerçekte olduğu gibi’ tanımak değil, tehlike anında birden parlayıveren anıyı ele geçirmektir” der. Agoudjian’ın çalışması da geçmişle böyle bir ilişki kuruyor: Fotoğraflarda karşımıza çıkan “yanan gözler”, bugünden geçmişe doğru bir ışık yakarak yüzyıllık yaraların kapanmadığı bu topraklarda acının süregelen bir hal olduğunu gözler önüne seriyor.
Tel: 0212-292 39 56