Gözyaşını ertelemek

Ne zaman otobüs ya da dolmuş Boğaz Köprüsünden Avrupa yakasına ulaşır, oradan da Beşiktaş yoluna sapar, aslında kimsenin fark etmediği bir mezarlık düşer sağınıza.
Haber: ÖZDEN ÇİFTÇİ / Arşivi

Ne zaman otobüs ya da dolmuş Boğaz Köprüsünden Avrupa yakasına ulaşır, oradan da Beşiktaş yoluna sapar, aslında kimsenin fark etmediği bir mezarlık düşer sağınıza. Aşağı bakmazsanız fark etmezsiniz. Oradan geçerken hep bir arkadaşımın cenaze görüntüsü yoldaşlık eder bana. Fotoğraf kulübünden Halil'in. Halk Koop'ta vurulan. Durup dururken. Sadece anneciğiyle alışveriş yaparken.
Hiç de o kadar yeni değil aslında ağzımızın tadının kaçmaya başladığı. Hani ilk gençliğimiz. Hani festivallerin yeni yeni başlayışı. Müziğin, dansın, devrim eksenimize usul usul nüfuz ettiği. Daha barışçı örgütlerde yer edinme günlerimiz. Bolşoy balesine bilet alabildiğimiz günler. Harçlıklarımızı zar zor denkleştirip. Sevinç içinde Yenikapı sahillerine yürürken, kardeşin ve arkadaşlarınla karşılaşırsın. Levent öldü, derler. Levent öldü. Anlayamazsın. Otobüsle gelirken duvarlardaki "Leventler ölmez"i kim bilir kaç zaman yazılarından biri sanmışsındır. Halbuki o daha yeni yazılmış.
Halbuki o her sabah, Bostancı'dan Yenikapı'ya beraber yolculuk ettiğin Levent. Ülserli midesi için sürekli süt içen Levent. Mavi gözlü Levent.
Bolşoy balesi size haram olur.
Yıllar geçer, büyürsünüz. Çok fazla değil, biraz. Yine yaz, yine bir festival gecesi. Aileden ayrılıp ayrı bir evde yaşanılan kutsal geceler, günler. Yine bir açık hava konseri. Joan Baez. Yine eve dönüş. Belki birkaç bira. Belki biraz daha hayata inanış. Ama hayır. Belki birkaç zabıta ya da polis neyse. Çok zavallı bir poğaça satıcısını kovalar Taksim meydanında. Adam bağırır, tezgahımı vermeyeceğim, diye. Yanındaki arkadaş, "Çağımızın Bir Kahramanı" diye niteler adamı.
Konser de, biralar da size haram olur o gece.
Aynen bir Temmuz gecesinde olacağı gibi. Serin bir teras, serin bir deniz manzarası. Arkadaşlarla şarap, biraz yemek, en çok sohbet. İçimizden biri televizyonu açmaklı olur. Sivas'ta Madımak Oteli'nde yangın çıkarılmış, 37 kişi yakılmıştır. İçlerinde bir sürü tanıdığınız insan vardır, biri arkadaşınızın babası, birisi de felsefe hocanızdır. Gerçeklik duygunuzu kaybetmek üzeresinizdir artık.
O Temmuz gecesi size zehir olur. Haram olur. Felsefe hocanızın yaşayıp yaşamadığını öğrenmek için titreyerek telefon açarsınız evine. Şans eseri o toplantıya rahatsızlığı nedeniyle gidememiştir. O hayatta kalırken, size dünyanın dersini kitaplarından öğreten Asım Bezirci, okul arkadaşınız Mazlum'un babası ve daha nicesi ateşlerden kurtulamamıştır. Yıllar önce sevgili Uygarlık Tarihi öğretmeniniz Server Tanilli'nin vurulduğunu duyup öldü mü ölmedi mi, öldü mü ölmedi mi, diye saatlerce deliler gibi Eminönü'nde dolaşmak kadar kahredici, bir o kadar da aşina bir duygudan hiç mi kurtulamayacaksınızdır?
Gün yüzü görmek haram
"Ermenileri oyacağız" diye verilen demeçlerden sonra, geçmişiniz, hayalleriniz ortak o güzelim Ermeni arkadaşınızla, sokaklarda yürürken, yüzünüzü basan ateş hiç geçmeyecek midir? Bu ülkenin toprakları hiçbir hayale şans tanımayacak mıdır?
Bu ülkede gün yüzü görmek haramdır. Haram olacaktır. 25 yıldır bir türlü sevinmeye fırsat bulamadığımız bu diyarda, çocuğunuzu okula gönderdiğiniz güzelim bir sonbahar gününde, hani kendinizi denize vurmak istersiniz filan, bir anda televizyonda bir yerde bombalar patladığını duyarsınız, kardeşinizi ararsınız hemen, o da oralarda çalışıyordur, ama Allahtan o evdedir, tam siz konuşurken bir bomba daha patlar, acaba yan dairede tüp mü patladı olursunuz. Hayır, çocuğunuzun okulunun yanındaki bir konsoloslukta bomba patlamıştır. Daha bir hafta geçmemiştir oysa kiliselerin bombalanışının üstünden. Geçti sanmışsınızdır, sanki deprem gibi.
Geçmemiştir ki, koştura koştura ve de ağlayarak çocuğunuzun okuluna gidersiniz. Taburelerini dükkanının önünden kaçırmış esnaf bir bomba daha patlayacağından söz etmektedir. Oğlunuza sarılmadan ölmek istemiyorsunuzdur. Koşar, koşar, koşarsınız.
Güneşli bir Kasım sabahı size haram olur.
Bugün tatil oldu dersiniz ana sınıfındaki oğlunuza, alır onu Fındıklı parkına götürürsünüz, o salıncaklarda sallanırken, siz bir köşede sigara içer, hepsi geçecek, hepsi geçecek, dersiniz kendinize. Şizoid bir yaşam teslim alır sizi.
Barışını bulamaz
Bu ülkede gün yüzü görmek haramdır. Bu ülkede hep dişleriniz kenetlenir birbirine. Hayır, bu da olmaz olursunuz. Aynı 19 Ocak gününün kederli akşam, Hrant Dink'in öldürüldüğü haberi üstüne, uzun süre bir elinizin alnınızda kaldığı gibi.
Bu ülke barışını bulamaz bir türlü. Bu ülkede sevinmek ne kadar zordur. Bir elinde süt şişesi, bir elinde fotoğraf makinesiyle dolaşan hayalet arkadaşlarınıza, bombalarla harcanan tanıdık tanımadık bir sürü insan ve en sonunda da çok tanımak istediğiniz bir insan eklenir: Hrant Dink.
Güneşlisinden geçtim, herhangi bir günün herhangi bir gün gibi yaşanmasına imkan var mıdır bizim ülkemizde? Ağzımızın tadı kaçmadan bir konser izlemek, bir sergiye gitmek? Kadıköy'den Beşiktaş'a bile geçmek bu kadar mı zordur?
O bırakıp da gitmek istemediğimiz vatan, bir dolu ölmüş ya da ölecek arkadaştan mı ibarettir yoksa? Yürüyen mezarlardan mı ibaretiz sadece? Hrant Dink'in ölümüyle içimin en derini acıyınca, bir kez daha ölülerimi anmaklı oldum.
Refik Durbaş'ın dizelerini -izniyle- biraz değiştirerek:
"Meğer ne kadar çok hisli sevmişim ben" 'sizi'
Umarım cennet vardır, umarım cennet vardır, vardır da, hiç değilse orada kederli başlarımızı kederli omuzlarımıza yaslayıp bağıra bağıra ağlarız.
Dünyamın, hayatımın sevgilileri! Sadece sizin gibi insanlara benzeyecek hakkını esirgememek için, yasımı uzun tutmamaya, gözyaşlarıma ara vermeye niyetliyim.
Arjantin duvarlarındaki o yazıya öykünerek "Gözyaşlarımı daha iyi bir zamana bırakıyorum."