Grev hakkının kullanılması

İnsanlık tarihine baktığımızda bu tarihin, "üretilen değerlerin paylaşılması savaşı"nın tarihi olduğunu görürüz. Üretilenin büyük çoğunluğuna el koyan, üretim araçlarını elinde bulunduran azınlık, bunun karşısında emeğini pazara sunan büyük bir insan kitlesi.
Haber: ERSİN ALBUZ / Arşivi

İnsanlık tarihine baktığımızda bu tarihin, "üretilen değerlerin paylaşılması savaşı"nın tarihi olduğunu görürüz. Üretilenin büyük çoğunluğuna el koyan, üretim araçlarını elinde bulunduran azınlık, bunun karşısında emeğini pazara sunan büyük bir insan kitlesi. Birkaç milyar insan. Devasa bir güç. İşte bu gücün kontrolü, sosyal yaşam kuralları dediğimiz manevi yaptırımlı din, ahlak ve görgü kuralları ile yaptırımı manevi olan hukuk kurallarıyla sağlanmaya çalışılıyor. Bu kurallar eşitsizliğin ve sömürünün sürdürülmesinin araçlarının en başında gelir. Sürdürülebilir sömürünün en başta gelen enstrümanlarındandır yasal düzenlemeler, mevzuat hükümleri, pozitif hukuk. Bunun karşısında, emek cephesinin en önemli kozu ise üretimden gelen gücün kullanılmasıdır. Mevzuatla dar bir çembere hapsedilen emek cephesi-kamu çalışanları zapturapt altına alınmaya çalışılıyor. Bu çember nasıl kırılacak?
Kendi hukukunu yaratma ve yarattığın hukuku pozitif hale getirme konusunda (Can, Osman; 09.12.2007 tarihli Radikal İki'deki "Yargı ve demokratik meşruiyet" başlıklı yazısı), "Kirchheimer, maddi hukuk yaratma iktidarına sahip olan, aynı zamanda toplumsal amaç ve tercihleri değiştirme iktidarına sahiptir" alıntısı başta olmak üzere, yazının büyük bir kısmının kamu çalışanlarına ciddi ipuçları verdiğini belirtmek isterim.
Kamu çalışanlarının sendikal hareketini incelediğimizde, dar gelen mevzuat, "fiili-de facto" mücadele yöntemiyle aşıldı, işlerliği kalmayan mevzuatın değiştirilmesi yasa koyucular için kaçınılmaz hal aldı. Yükselen sendikal mücadelenin önünü kesmek için, çemberin dışına taşmış, kontrolden uzaklaşan hareketin tekrar kontrol altına alınması için, yeni bir çember-mevzuattan oluşan parmaklık oluşturulmasının gerekliliğini fark eden egemenler, 4688 sayılı Kamu Görevlileri Sendikaları Kanunu ile bunu gerçekleştirdiler.
Sendikal hareketin önü nasıl açılır?
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 22. maddesinde memurların sendika kurması açıkça yasaklanmışken, başta Eğitim-Sen olmak üzere 1990 yılında sendikalar kurulmaya başlandı. Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu KESK de, 8 Aralık 1995 tarihinde kuruldu. Artık 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 22. maddesinin uygulanabilirliği kalmadı. Somut koşullara-realiteye uygun mevzuat düzenlemesinin yapılması kaçınılmaz bir hal aldı. 12.6.1997 tarihli 4275 sayılı kanunun 1. maddesi ile 657 sayılı DMK'nın 22. maddesi değiştirilerek kamu çalışanlarının sendika kurabileceğine ilişkin ilk yasal dayatma oldu. Nihayet 2001 yılında "grev ve toplu sözleşme hakkı" tanımayan 4688 sayılı kanun, bu defa egemenlerce (egemen yanlısı sendikaları da yanına alarak) kamu çalışanlarına dayatıldı.
Tüm bu mücadele sürecinde örgütlü emek gücümüzün yanında haklılığımızı teyit eden ve bir kısmı da iç hukuk normu hale getirilen uluslararası sözleşmeler (İnsan Hakları Evrensel Bildirisi, İnsan Hakları Temel Özgürlükler Avrupa Sözleşmesi, Avrupa Sosyal Şartı, İLO 87, 98, 151 sayılı Sözleşmeleri vb) temel dayanaklarımız oldu. Ancak birçok bedeller de (Sürgünler, cezalar, coplar, tazyikli sular vb) ödendi.
Buradan çıkarılacak sonuç: Memurun sendika kurmasını yasaklayan açık pozitif hukukun hakim olduğu ortamda, sendikalarını korkusuzca kuran kadroların tıkanan sendikal örgütlülüğün önünü açmak için, bir kısmı da iç hukuk normu haline getirilen uluslararası sözleşmeleri referans alarak, örgütlü gücü kullanarak, "fiilen-de facto" grev hakkını kullanması, Ahmet İnsel (2 Aralık 2007, Radikal İki) ve Gökhan Candoğan'ın (9 Aralık 2007, Radikal İki) değerlendirmelerine bir katkı sunar muradıyla...

ERSİN ALBUZ: Avukat, KESK'e bağlı BTS İstanbul 1 Nolu Şube Hukuk, TİS ve İnsan Hakları Sekreteri