Gündoğdu'dan gözlemler

Sabahın erken saatlerinden itibaren, Alsancak Gündoğdu meydanına giden bütün yollarda bir şenlik ve bayram havası vardı. Kadınlar, gençler ve çocuklar yollardaydı. Bu kalabalığın büyük bir bölümünü, siyasetin öznesi olmaktan çok, ilgisizleşen kitleler oluşturuyordu. Bu kitleler partilerde yoktu.
Haber: ENGİN ÖNEN / Arşivi

Sabahın erken saatlerinden itibaren, Alsancak Gündoğdu meydanına giden bütün yollarda bir şenlik ve bayram havası vardı. Kadınlar, gençler ve çocuklar yollardaydı. Bu kalabalığın büyük bir bölümünü, siyasetin öznesi olmaktan çok, ilgisizleşen kitleler oluşturuyordu. Bu kitleler partilerde yoktu. Hem bu kadar kalabalık olarak partilere sahip çıkmıyorlardı hem de partilerde kadınlara ve gençlere pek rastlanmıyordu.
Ailece katılımın bu kadar yaygın olması, şüphesiz laikliğin ve modern yaşamla ilgili kaygıların ürünü. Ama bunun yanı sıra ve bununla ilişkili olarak, bu büyük katılım, metropol yaşamı içinde yalnızlaşan kitlelerin, kendilerini bütünün bir parçası olarak algılamasına yardımcı olan, güvenlik duygusunu yeniden tesis etme gayretinin ürünü gibiydi. Gerçi büyük alışveriş merkezleri ve tatil sitelerinde aynı mekânları paylaşıyorlardı ama birlikte değillerdi.
Bu büyük buluşmanın, lidersiz bir toplantı havası vardı. Onun için, hiçbir slogan ve konuşma herkesi aynı şekilde içine alamıyordu. Hatta kürsünün dili ile meydanınkinin tam anlamıyla bütünleştiğini iddia etmek de güçtü. Kürsüde daha öfkeli ve otoriter bir üslup vardı. Alana egemen olan görüntü ise daha renkli, daha neşeli ve daha sivil idi. Kürsü yönetimi, Prof. Dr. Türkan Saylan'a izin vermeyip Zülfü Livaneli'nin konuşmasını da engellemeye çalıştı. Oysa ki, meydanda "darbeye de karşıyız" sloganları da vardı.
Kalabalığın büyük bir bölümünün konuşmacıları dinlemekten çok, "ben de olmalıyım" düşüncesiyle katıldığı bir gerçek. Tabii ki parti, dernek ve sendika üyesi ve organize katılımlar da vardı. Mitinge giderken "Tuncay Özkan'ı ve Nur Serter'i dinlemek zorunda mıyım?" iç sıkıntısını yaşayanlar da vardı, Tuncay Özkan'ı Cumhurbaşkanı olarak görmek isteyenler de. Nitekim dövizlerden birinde şu ifade vardı: "Aranan kan, Tuncay Özkan".
"Ne ABD ne AB" pankartı ve sloganlarına da vardı alanda. Ama mitinge katılanların önemli bir kısmının "Türkiye'nin AB'ye tam üye olmasından yana olduğu" da bir gerçek. Kürsü ile meydan arasında tam bir örtüşmenin olmadığının göstergelerinden biri de, konuşmacıların çoğunun, laiklikten çok milliyetçilik, muasır medeniyetten çok tam bağımsızlık temaları üzerinde durmasıydı. Onlara göre, "Türk'e Türk'ten başka dost yok"tu. Oysa ki "düşman çoktu." Dışarıda ABD ve AB, içeride ise AKP, "satılmış medya" ve "sözüm ona aydınlar" bu listenin başındakilerdi.
Öfke ve milliyetçilik dozu yüksek ve uzun nutuklardan birinin sahibi olan bir doçentin, milletvekili adaylığı için istifa etmiş olduğunu öğreniyoruz. Prof. Dr. Nejla Arat ve Prof. Dr. Nur Serter gibi. Kendisini tanıyan arkadaşıma, "hangi partiden?" diye sormuş bulunuyorum. Yanıt ilginç ama şaşırtıcı değildi. "Ya CHP ya da MHP'den ama galiba MHP daha sağlam güvence vermiş."
Şimdi aylardır şehir şehir dolaşıp insanlara, "Solcular CHP'ye, sağcılar MHP'ye oy versin" diye öğüt veren Tuncay Özkan'ın mesajları yerine ulaşmış mı oluyor? Eğer bu mesajları "sağ sol ayrımına gerek yok" şeklinde tercüme edersek, bu soruya olumlu yanıt vermek mümkün. Ama sol ve sağ parti olarak tanımladığı iki parti arasındaki söylemin giderek aynılaşması ve geçişlerin bu kadar kolay olmasını siyasal hayatı kimliksizleştirici bir etkisinin olacağını düşünürsek, ortada önemli bir sorun var demektir.
Bu kalabalıkları, iyimserliğimizi artıran bir olay olarak da yorumlamak mümkün, işin içinden çıkmanın giderek zorlaştığının göstergesi olarak da.

ENGİN ÖNEN: Ege Üni., öğretim üyesi