Gündüz Aktan için ''replik''

Gündüz Aktan, kendisi için yazdığım eleştiri yazısına 10 Mart 2007 tarihli yazısıyla bir karşılık verdi. Bununla beraber, cevap babında yazarken keşfettiği yeni soruların sürekli kendisini sorgulayan yankısından bunalmak üzere olduğunu gördüğümden...
Haber: ORHANGAZİ ERTEKİN / Arşivi

Gündüz Aktan, kendisi için yazdığım eleştiri yazısına 10 Mart 2007 tarihli yazısıyla bir karşılık verdi. Bununla beraber, cevap babında yazarken keşfettiği yeni soruların sürekli kendisini sorgulayan yankısından bunalmak üzere olduğunu gördüğümden kendisini daha fazla sıkmamak için konuyu kapatmayı düşünmüştüm. Fakat, anlaşılan Aktan'ı ilk yazısı teskin edememiş olacak ki zatıali için sıkıntı yaratan bu soruna yeniden ve yeniden geri dönmekten kendini alıkoyamamış. 15 Mart tarihli yazısıyla ağırlık vasfında etrafında eline geçirdiği ne varsa birer birer üzerimize fırlatıyor ve 17 Mart tarihli yazısında ise hâlâ hız kesememiş görünüyor. Sayın Aktan, bizi, bu psikolojik durum konusunda daha önceden uyardığından ve eğer herhangi bir sorun var ise, onunla gerçek bir yüzleşme yaşanmadıkça "mağdur"un bir türlü huzur bulamayacağını öğrettiğinden, bu konuda kendisine yardımcı olmak ve sükunetle tartışmaya devam etmek istiyorum. Bunun için önce Aktan'ın açtığı yoldan girelim, sonra neden bu tartışmanın önemli olduğunu görelim.
Aktan, Smith ve Herder
Aktan'ın bize öğrettiği şeylerden birkaçı; herhangi bir tartışmada daha ilk anda elimizdeki her şeyi ortaya saçmamak, sükuneti elden kaçırmamak, muhtevayı gözden ırak tutmamak ve bilgiyi parça parça ilerletmek gerektiği idi. Buna rağmen verdiği karşılıkta o kadar her şeyi dağıtarak ve karıştırarak yazmış ki, yazısının bir yerindeki bir cümleyi bir karşılık olarak alıp, geri kalanını düzenli hale getirip ondan sonra cevaplamak bize kalıyor. Yazısında beraberce tadını çıkarabileceğimiz tek önerme: "Liberal ideolojiye hayır"dır. Fakat bu önerme de o kadar sağlıksız biçimde ileri sürülmüş ki, birazcık bile ilişkilenmeyi ahlaki bir sorun sayıyorum. Yazısında tartışmaya doğrudan karşılık gelen tek nokta ise, bize Anthony D. Smith'i okumamızı tavsiye etmesidir. Bu gerçekten de doğru ve benim kendisinde eleştirdiğim, ama kendisinin birdenbire unutuverdiği entelektüel savları açısından bir çıkış noktası olarak kullanılabilir. Bilindiği gibi Smith, Hayes ve Kohn'dan başlayan, Carr ve Kedourie ile ilerleyen o güçlü milliyetçilik teorileri sürecinin Hobsbawm ve Anderson gibi kendini tekrar eden halkalarına yeni biçimde eklenmeyi başarmış, milliyetçilik araştırmalarını yeniden "köklere" ve "hareketlere" doğru yöneltebilmişti. Aslında bu köklere işaret etme sorunu başkalarında da görülür. Balibar, "ulusun kendisini inşa edeceği zeminin üç aşağı beş yukarı" belirlendiği bir "ulusun tarih-öncesi"nden bahsederken bu soruna işaret eder. Anderson, "dil"in atalar ile kurulan çok özel bir bağlantı olduğunu söylerken de bu durumdan bahseder. Smith ise, bizi, milliyetçiliği anlamak için "milli kimlik" üzerinden daha geniş bir tarihsel zamana çağırır ve etnik bir geçmişe işaret eder. Fakat, bu noktada Aktan'ı, Smith okumalarının kendisine bir faydasının dokunmayacağı konusunda uyarmak gerek. Çünkü Aktan, Smith'in bulunduğu yerden çok temel iki noktada farklılaşıyor ve tarih teorisiyle Herder'e yakınlaşıyor. Bunlardan birincisi, Aktan'ın "millet" ve "milliyetçiliği", insanlığın doğal bir birimi gibi tarih boyunca hep var olan bir korunma içgüdüsüne karşılık olarak getirmesidir (8 Şubat tarihli yazısı). Dolayısıyla, onun için "tarih" tek bir bilgi türüyle (millet) anlaşılabilir. Aktan, bize ara ara Smith'ten öğrendiklerini nakleder, fakat okuduklarına düştüğü şerhler daha başkadır. Örneğin Smith'in yaptığı şey milliyetçilik teorilerini yeniden bir tarihsel sosyoloji araştırmasına bağlamaktır. Fakat, Aktan ise, milliyetçiliği "özsel" bir durum haline getirir. Bu durumda Aktan'a Smith'ten de hayır yok gibi görünüyor. Aktan'ı Smith'ten ayıran ikinci temel nokta ise, ırk ve ırkçılık analizlerine bağlı olarak Türk ulus-devlet tecrübesini biricikleştirmesi ve tarihsel mukayeselerden saklamasıdır. Böylece kendisine has hale getirilen ve diğer bütün tarihsel tecrübelerden (Batı tarihi) münezzeh kılınan bir tarihsel evren (Irkçılık Batı'ya aittir!, biz bize benzeriz! vb. gibi) ortaya çıkar. Oysa, Smith'in bu yaklaşım ile de bir ilişkisi yoktur ve bunu açıkça da ilan eder. Dolayısıyla Aktan'a, Smith'i de tadına vararak, keyfince ve işine geldiği gibi kullanmasının doğru olmadığını söylemek bizim için ahlaki bir görev olmalıdır. Örneğin Aktan, ırkçılığı kendi tarihinden âri ve yalnızca Batı'ya ait bir durum olarak görüyor ve Herder'in evrenselci karşıtı tarih teorisiyle ilişkisi de burada başlıyor. Aslında Herder, yalnızca Aktan için değil, Türkiye'deki birçok -özellikle de soldaki- aydın ve düşünürün anlaşılması açısından bir anahtar durumundadır. Bu konu bizim temel bir meselemiz olsun ve sonraki "düplik" yazımızda devam edelim. Çünkü, burada milliyetçilik tartışmasının temel ekseni konusunda bir kısım aydınları uyarmamız gerekiyor.
Aktan, Özkök ve Halaçoğlu
Bir kısım aydınlar, bugünkü milliyetçilik tartışmalarının politik eksenini fark etmekte ciddi bir müşkülat yaşıyor. Bazıları "bu konuyu kapatsak iyi olur" derken, bazıları ise konuyu "abartmayın" diyor. Milliyetçiliği zihinlerine 1969-1980 sürecindeki tarihsel figürler olarak nakşettiklerinden 12 Eylül sonrası politik kurumlaşmalar içindeki merkezi ekseni bir türlü göremedikleri gibi yaşadığımız şu günlerin politik seyrüseferini de anlayamıyorlar. Özellikle şunu fark etmeleri gerek: Milliyetçilik ve ırkçılık tartışmaları açısından şu yaşadığımız günler 1942-1944 arası Türkiye portresine çok benziyor. Bunu fark etmek bugünkü süreci anlamamız, politik özgürlük ve hak alanlarını derinleştirmemiz açısından çok önemli. O dönemde orada ve burada ırkçı hareketler peydah olurken Dışişleri Bakanlığı'ndan gelme bir zat-ı muhterem "bizim için Türkçülük bir kan meselesidir..." diyerek kitlelerle arasında bir senkron yaratıyordu. Bugün de çok benzer bir süreçteyiz. Örneğin TTK Başkanı olan Halaçoğlu bu senkronu çoktan geliştirmiş durumda. Halaçoğlu'nun İsmet Berkan'a gönderdiği şu mesajına bir bakın: "Bugünkü yazınızda 'Türk diye bir ırk olmadığı' gibi bir ifade kullanmışsınız. Biliyorsunuz ki, aynı dili konuşanlar veya aynı kültürü yaşayanlar aynı ırktan gelmeyebilir. Ama, gerek arkeolojik buluntulara, gerekse diğer tarihi kaynaklara baktığımız zaman bir 'Türk ırkı' olmadığını söylemek mümkün değil." Bu sözler insanın kanını donduracak kadar korkunçtur. Halaçoğlu, Ertuğrul Özkök gibi "A aaaa Türk ırkı yokmuş!" diyerek "saflığa vuracak" bir durumda değil. O bir tarih profesörü. Üstüne üstlük bir de Tarih Kurumu'nun başkanı! Ve büyük bir doğallıkla bir "Türk ırkı"ndan bahsediyor ve kimsenin kılı kıpırdamıyor. Bu ifade gerçekten tarihi bir öneme sahiptir ve bugün milliyetçilik meselesinde 1942-1944 dönemine ne kadar çok benzediğimizi net olarak gösteriyor. Özellikle de ırkçılığın kent yoksullarını saran şiddet sorunu boyutundan daha önemli bir başka boyutuna işaret ediyor. O da politik merkezin kuşatılmış olduğudur. Bir kısım aydınların anlayamadığı politik eksenin temelleri işte tam da buradadır. Buna karşılık bu tür hareketlerle karşılaşan bizler için yeniden bir İsmet İnönü gözlemek ve onun "ırkçılar kaybolun ortadan" diyen "19 Mayıs 1944 söylevi"ni yeniden beklemek hakkımız olmalıdır. Bir başka temel meselemiz de bu olsun ve sonraki yazıda devam edelim.
Yukarıdaki iki mesele yalnızca Aktan'ı değil bugünümüzü anlamak açısından da son derece önemlidir ve ayrı ayrı geliştirilmesi gerekir. Fakat, burada, son olarak şimdi ve şu anda doğrudan Gündüz Aktan'a dönerek tartışmanın selameti için bir şey söylemek istiyorum: Sayın Aktan, lütfen metanetinizi korumaya çalışınız! Ve konuya odaklanınız! Bu sayede, sizin üzerinde bulunduğunuz entelektüel zeminin çatırdıyor olması ve elinizdeki üç beş argümanın tepetaklak çöküyor olmasıyla bu ülkenin, bu toprakların ve bu halkın varlığı arasında herhangi bir ilgi bulunmadığını görüp rahatlayabileceksiniz...

ORHANGAZİ ERTEKİN: Dr., Yargıç, Yerköy-Yozgat