Güzel ve büyük ada

Güzel ve büyük ada
Güzel ve büyük ada
Kübalı rehberimizin ilk sözleriyle ülkeyi tanımaya başlıyoruz: "Küba'da yaşam yavaş akar, sizler de hızlandırmaya çalışmayın lütfen"
Haber: REYHAN BAYINDIR GÖNENÇ - rbgbodrum@gmail.com / Arşivi

Bu ülkeyi keşfedilişinden 500 küsur yıl sonra görüyor olmak mı, yoksa bu keşif tarihi yıllarca temcit pilavı gibi önümüze konulduğundan mı bilmem, sıra kendi keşfinize gelince bir garip oluyorsunuz. Havaalanından otele doğru yol alırken, yanımızdan geçen mavi Chevrolet’deki şoförün pencereden havalandırdığı esmer kolunu görünce ise bu duygunun yerini heyecan alıveriyor. O an çok farklı bir coğrafyada olduğunuzu, yüksek nemin de katkısıyla, tüm bedeninizde ateş gibi hissediyorsunuz.
Kübalı rehberimizin ilk söylediği sözlerle ülkeyi tanımaya başlıyoruz: “Küba’da yaşam yavaş akar, sizler de hızlandırmaya çalışmayın lütfen.” Bu her gidilen yer için geçerli olmalı, gidilen yerleri değiştirmeye değil, tanımaya gittiğimizi unutmamalıyız.
Yolculuktan sonraki sabah papaya, mango, ananas dilimlerinden oluşan bir kahvaltıyla güne başlıyoruz. Yalnızca eski arabaları görmek için bile bu ülkeye gelinir. Kırmızı beyaz Buick’in seyrine doyamadan, 1950 model yemyeşil bir Ford çıkageliyor. Bunlar insanın zorunlu kaldığında elindekilerle neler yapabileceğinin en güzel örnekleri. Tabii Kübalının yaratıcılığını ve sistemin katkısını da unutmayalım. Bu kadarla kalmıyor, bilmediğim bir sürü motorlu, motorsuz taşıma aracı vızır vızır önümden akıyor. Bunlardan biri cocotaksi diğeri de bicitaksi. Cocotaksi denilen arkada iki kişilik oturma yeri olan, üç tekerlekli böcek gibi bir motosiklet! Bicitaksi tahmin ettiğiniz gibi aynı sistemin bisikletli olanı. Trafikteki araçların hayvan gücü ile çalışan çeşitleri de yaratıcılığın sonsuzluğu.
Arabalardan sonra, Havana Club isimli romlarından önce, bir elinde puroları, bir elinde yelpazeleri ile rengârenk giysili Kübalı kadınlar sarhoş ediyor sizi. Bir pezoya turistlere poz veriyorlar, bu kazançların vergilendirildiğini de söyleyeyim. 

Havana!!!
Küba’nın başkenti Havana’da hızlı adımlarla ilerlemek olanaksız. Sokaklardaki binalar, taşıtlar, insanlar bizim için sıra dışı, her şey bir fotoğraf. Rom yapımından puro sarılışına kadar bilmediğimiz şeyleri peş peşe öğrenmek de sersemletiyor. Önce şeker kamışının sıkılışını izliyoruz. Şeker kamışı suyuna rom ve limon suyu eklenerek sabah sabah sunulan içkinin ismini sorduğumda ‘Guarapo’ deniliyorsa da bu aslında şeker kamışı suyuna verilen isim.
Sırada puro sarımı var. Ne yazık ki Kübalı kadınların dizlerinde sardıkları puro sahneleri yalnızca duvardaki fotoğraflarda. Yine de eski, basık tavanlı bir binada kahve ve sek rom eşliğinde puro sarılışını doyasıya izlemenin keyfini yaşıyoruz. Baktıkça ben de sarabilirmişim gibi geliyor ama kalabalıktan teklif edemiyorum. Küba puroları dünyada “Havana Purosu” olarak tanınmış, bunun nedeni tütün ekiminin Havana ve çevresinde yaygın olması.
Akşam Cafe Taberna’da büyük konser var. 1930’ların gençleri sahnede: “Buena Vista Social Club”!
O müziği dinlemenin, bir mojito içerek sahneye çıkıp bilmediğin bir dansı etmenin ne demek olduğunu anlamak için o geceyi yaşamak gerek. 

Hemingway’in evi
Hemingway’in dünyası demek belki daha doğru. Hafif eğimli bir korunun en yüksek notasına yapılan ev tek katlı, dört cepheli, geniş ve aydınlık. Tüm bölümler birbirine geçişli. Orijinal eşyaları ve kitapları ile sanki yaşayan bir ev. Küçük bir kitaplık da bulunan banyoda bir tek havlular eksik. Hemingway yazmak için bahçesine bir de kule yaptırmış, ancak söylenen burada çalışamadığı. Çoğu yazar gibi o da yaşamış ve yazmış. Belki de bundan, bu tecrit ona pek uymamış. Veda ederken yazarın daktilosuna da son kez bakıyorum. Hemingway’in bahçe duvarına oturmuş bu beyaz evi seyrederken, kuledeki küçük Kübalı koşarak yanıma geliyor, avucumu açıp içine bir şey koyup kapatıyor. Otobüsle ayrılırken avucumdaki siyah fasulye tanesine bakıp mutlulukla Küba’da da bir arkadaşım var diyorum.
Küba’nın asıl halkı Güney Amerikalı Kızılderililer. Fakat İspanyolların adaya taşıdığı hastalıklar ve yapılan zulümler nedeniyle soyları tükenmiş. İspanyollar bu defa çalıştırmak için Afrika’dan köle getiriyor. Ada halkının yüzde 12’sini oluşturan siyahlar ve yüzde 24’ünü oluşturan melezlerin kökeni bu. Kızılderililerden bugüne kalansa yalnızca adanın ismi. “Cuba”, Kızılderili dilinde büyük ada anlamındaki “Cubanakan” kelimesinden geliyor.
Küba müziğinde, Küba mutfağında İspanya, Afrika ve Latin etkisini hiçbiri daha baskın gelmeden hissediyorsunuz. Küba’nın sanki kendine özgü bir sosyalizmi var. Bunu yalnızca çalışanların giysilerine bakarak bile anlamak mümkün. Devlet memurlarının süper mini etekleri altına giydikleri seksi desenli çoraplar buna bir örnek. Küba’da eğitim ve sağlık bedelsiz. Kimse evsiz değil, kira da yok. 

Che Guevara
‘Che’ Arjantin argosunda ahbap, arkadaş demek. Kübalılar devrim mücadelelerinde önemli rol oynayan Arjantinli hekim Guevara’ya bu yüzden ‘Che’ diyorlar. Che’nin Santa Clara kentindeki müzesinde onun devrimci-savaşçı yönünden çok, insan yönünü tanıyorum. Fotoğrafa ve satranca olan merakını öğreniyor, çocuklarla olan fotoğraflarına bakarken ne kadar yakışıklı olduğunu bir kez daha fark ediyorum.
Küba’dan döneli bir ay oldu. Hâlâ Karayip denizindeki adada yediğim deniz ürünlü paelayı, iguanaların birbirini kovalayışını, buharlı trenle gittiğimiz şeker kamışı tarlalarındaki müziği, dalındaki egzotik meyveleri, eski Rus askeri kamyonu ile gittiğimiz tropik ormanlardaki bitki zenginliğini ve Trinidad’da pencerelerden gördüğüm Küba manzaralarını unutamadım. Teşekkürler Kristof Kolomb, Viva Fidel!