Hakaret, kışkırtma ve politika

Hakaret, kışkırtma ve politika
Hakaret, kışkırtma ve politika
Parlamentoya girecek 25-30 vekil önemli ancak daha da önemlisi Emek, Özgürlük ve Demokrasi Blok'unun Kürtlerin ve emekçilerin taleplerini savunan, demokratik bir muhalefet hareketinin kurucusu olması
Haber: SEYFİ ÖNGİDER / Arşivi

İki yıl önce, 2009 yerel seçimlerinin de en önemli tartışma konusu Recep İvedik’ti. Deniz Baykal ve Tayyip Erdoğan gittikleri kentlerin futbol takımlarının atkılarını boyunlarına dolayarak birbirlerine hakaret etmekte yarışırlarken, gerçek sorunlar yine gözden kaybolmuş ve Recep İvedik üzerinden mahkemelik olmuşlardı. Şimdi de öyle olmuyor mu? Yine boyunlarda atkılar, yine aynı hakaret yarışması... Herkes seçimden sonra yeni bir anayasa yapılacağından söz ederken bunun üzerine görüş açıklayan yok. Postmodern politika artık böyle içeriksiz bir şeye dönüşürken, iktidar ve ana muhalefet de sembiyotik bir ilişki içinde olduğunu kanıtlıyor.
Hint lideri Mahatma Gandi’ye benzerliği dolayısıyla “Gandi” lakabı takılan Kemal Kılıçdaroğlu aslında ayağına gelen bir fırsatı kullanamadı. Bağırıp çağıran, önüne geleni azarlayan konuşmalarında “öfke sanatı”nı kullanan Erdoğan’a karşı Kılıçdaroğlu, politik söylemini Gandi gibi sakin ve alçakgönüllü ama hiç de uzlaşıcı olmayan bir tarzda kursaydı başarılı olabilirdi. O sakin Gandi’nin Batı medeniyeti üzerine ne düşündüğü sorulunca verdiği “İyi bir fikir olabilirdi” cevabı aslında ne kadar serttir, sömürgeci Batı’nın bir medeniyet olmadığını ilan eder ama hiç de bağırıp çağırmaz. Elbette bunun arkasında bir felsefe, bir politik anlayış yatar. 

Erdoğan kışkırtıyor
Politikada hakarete, daha doğrusu hakaret teşebbüsüne en çarpıcı karşılıklardan biri Meksika’daki Zapatistaların lideri Komutan Yardımcısı Marcos’un San Fransisco’da gey olduğuna ilişkin iddiaya verdiği cevaptır. Güya Marcos’u aşağılamak, itibarsızlaştırmak için ortaya atılan bu iddiaya verdiği cevap, Zapatista liderinin politikaya nasıl baktığını, kimlerle birlikte olduğunu da ortaya koyar: “Evet” der, “Ben San Fransisco’da bir geyim, beyazların egemen olduğu Güney Afrika’da bir zenciyim, Nazi Almanya’sında bir Yahudi, İsrail’de bir Filistinliyim, Soğuk Savaş sonrasında bir komünist, gece metroda yalnız seyahat eden bir kadın, işten atılmış bir işçiyim”. Böyle sürer gider Marcos’un dünyanın bütün ezilenleriyle buluşması. Yani yapılacak tek şey daha yüksek sesle, daha ağır hakaret değildir. Marcos’un yaptığı gibi de yapılabilir ve elbette bunun arkasında da derin bir bilgelik ve devrimci bir politik anlayış vardır.
Gandi ve Marcos ayarında politik lider olmadığı aşikâr ama yine de bugünkü hakaret yarışını başlatan Tayyip Erdoğan’ın kullandığı kışkırtıcı, provakatif dil de bir tesadüf değil, bilinçli bir seçim. Kılıçdaroğlu’yla birlikte CHP “laiklik ve irtica tehdidi” üzerinden politika yapmaktan uzaklaşınca Erdoğan da sanki bundan rahatsız olmuşa benziyor. Hayat tarzının tehdit altında olduğundan çok somut sorunları tartışmak isteyenleri, yeniden o politik eksene döndürmeye çalışıyor. CHP liderinin, sözcülerinin konuşmalarında geçen Allah’la ilgili her deyimin, İslam’la ilgili her lafın üzerine atlayarak CHP üzerinden herkese Müslümanlık dersi veriyor. İki genel seçim, iki yerel seçim geride kaldı Erdoğan din ve ahlak üzerine bu kadar konuşmamıştı! Şimdi neden bu kadar çok konuşuyor? Bunlara Kars’taki İnsanlık Anıt’nın “ucube” diye nitelendirilerek yıktırılması ve internet sansürü gibi şeyler de dahil olunca yaşam tarzının tehdit altında olduğundan endişe edenler artmaz mı? Bu arada ÖSYM’deki şifre rezaletini protesto eden öğrencilerin karşısına beş-on bin genç çıkarma tehdidine ne demeli? Ya da “Yeni milli şef” diye her fırsatta Demirel’e sataşmasına… Bu yılın biber gazı stokunu beş ayda bitiren polise gaz alması için örtülü ödenekten para veren Erdoğan’ın tahrik etmediği kimse var mı? Herkesi Sünni İslam’a çağırırken “Alevi açılımı” yapmış bir hükümetin başında olduğunu unuttu mu?
Öte yandan, insanların özel hayatına tecavüz eden ve mevcut yasaların yanı sıra en temel etik kurallar da çiğnenerek oluşturulan MHP ile ilgili görüntüleri engellemeye çalışacağına, pervasızca kullanan Erdoğan’ın bu partiyi nereye çekmeye çalıştığı, nasıl kışkırttığı da sorgulanmalı. “Artık Kürt meselesi kalmamıştır” diyerek BDP’nin sivil itaatsizlik eylemlerinden duyduğu rahatsızlık “Demokratik Çözüm ve Barış Çadırları”nın polis zoruyla sökülmesinden belli. Peki, 15 Haziran’a kadar süreceği ilan edilen eylemsizlikten neden rahatsızlık duyuluyor da son günlerde askeri operasyonlarla onlarca PKK’li öldürülüyor? Bülent Arınç generallerin kendilerine “topuk selamı” vermesiyle övünürken bu ölümlerden hükümetin sorumlu olmadığı söylenebilir mi? Asker Ankara’da selam durup Şırnak’ta bildiğini mi okuyor? Yüksek Seçim Kurulu ile engellenemeyen BDP tahrik edilip seçimlerden çekilmeye mi zorlanıyor? 

Blok kalıcı olursa…
Siyasi rakiplerini böylesine kışkırtan ve hata yapmaya zorlayan Erdoğan sonuçta oylarını daha da artırsa ne olur? 12 Haziran akşamı yine “herkesi kucaklayan bir balkon konuşması” yapsa neye yarar? Kitlelerin en geri, en bayağı duygularına seslenen bir parti ve lider, neden ve nasıl seçimden sonra demokratik bir anayasa yapacak? Kulaklara fısıldanan, seçimden sonra “Kürt sorununu kökten çözecek” düzenlemelerin yapılacağı bir anayasadan seçim kampanyasında hiç söz edilmiyor. Aslında açıkça böyle bir vaat yok. Sadece açık olan bir şey var: Erdoğan 2023’e kadar iktidarda kalma hesapları yapıyor ve bunun için de başkanlık rejimini düşünüyor. Seçimden sonra gündeme gelecek yeni anayasanın anlamı bu değil mi? Seçimden önce demokratik bir anayasa üzerine tek bir laf etmeyip seçimden sonra bunun yapılacağını düşünmek nasıl bir akıl tutulmasıdır?
Bu süfli manzarayı teşhir edecek ve iktidar partisini zorda bırakacak tek şey tutarlı bir demokratik muhalefet hareketi, güven veren bir sol seçenektir. Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP’den böylesi bir sol seçenek, bir demokratik muhalefet oluşturmasını bekleyenler umduklarını buldularsa mesele yok; onlar “yeni CHP”yi destekleyebilirler. Ama umduğunu bulamayanlar veya zaten hiç öylesi umutlara kapılmayanlar için BDP ve sosyalistlerin meydana getirdiği Emek, Özgürlük ve Demokrasi Bloğu ciddi bir seçenek. Blok, böylesi bir demokratik muhalefet hareketi inşa etme kapasitesine sahip. Bu doğrultuda ilerleyebilirse hem AKP’nin gücünü sınırlayabilir hem de büyür ve daha da önemlisi kalıcı olmayı başarabilir. Parlamentoya girecek 25-30 milletvekili tabii ki önemli ancak daha da önemlisi Blok’un Kürtlerin ve emekçilerin taleplerini savunan, kimlik talepleriyle sosyal talepleri birlikte ele alabilen demokratik bir muhalefet hareketinin kurucusu olması. Bunu gerçekleştirebildiği ölçüde önümüzdeki siyasi süreci belirleyen güçlerden biri olur. Üçüncü seçimi kazanmak üzere olan AKP’nin dördüncü seçimi de kazanmasını ancak bu güç engelleyebilir.