Hakları olma hakkı

Hakları olma hakkı
Hakları olma hakkı

Kürtlere ?hoşgeldin?demek, ?hakları olma hakkı?nı kabul etmektir.

Siyasi ve sivil hakların gerçekleşebilmesinin önkoşulu, eşitlik ve özgürlüğün birbirinden bağımsız olmayacağının idrak edilmesidir
Haber: MEYDA YEĞENOĞLU / Arşivi

Bir süredir Kürt açılımının, liberal çokkültürcülüğün hoşgörü siyasetinin buyruk veya yasa çerçevesiyle sınırlanması riskine düşmesi ve bu süreçte hükümran öznenin işgal edegeldiği konumu idame ettirmesine yardımcı olan mekanizmaların neler olduğu konusuna kafa yoruyorum. Ancak bu hükümran özne konumunu yalnızca bugüne kadar totaliter bir çizgi izlemiş sol siyaset ile sınırlamak yanlış olur. Kaldı ki, sol dediğimiz duruş da yekpare bir duruş ve konum alış olmaktan hayli uzak. Hangi sol, bu hükümran özne konumunu kuruyor? Ancak daha önemlisi, eleştirmeye çalıştığım hükümran konum alış, yalnızca otoriter sol siyasetler içinde değil, liberal siyasalar içinde de oldukça yaygın. Bu nedenle, liberal siyasaların kendini solun hükümran konumundan ayırt etme rahatlığına ve rehavetine kaptırmamasında fayda var.
Bu endişelerimi dillendirdiğim birkaç gazete yazısı da yazdım. Bu sorunun temel boyutlarından birinin ev sahibi ve konuk arasındaki ilişkiyi düşünmekten geçtiğini ve bu nedenle konukseverlik sorununu siyasetin ve etiğin alanı içine almamız gerektiğini öne sürdüm. Kürtlere “hoşgeldin” derken, ulus-devleti ve hukuksal düzenlemeleri mümkün tek model olarak ele alan yaklaşımların sınırlarını aşan ve bu yaklaşımlarla kavranamayacak bir düzeyi tartışmaya açmaya çalışıyorum.

Ev sahibi
Konukseverlik, bir yasa sorununa indirgendiğinde, bir buyruğa ve yasal düzenlemeye indirgenmiş olur. Oysa buyurgan ve kendi konumunu sorgulamayan liberal ve otoriter sol öznenin hükümranlığının kesintiye uğratılması ancak etik-politik alanın açılımı sayesinde sağlanan koşulsuz bir konukseverlik sayesinde mümkündür. Konukseverlik etiğini ve siyasetini basit bir yasal düzenlemeye indirgemek çok ciddi riskler içerir. Ötekine “hoşgeldin” demek, ona meyletmek ve “evet” demektir, koşulsuz konukseverlik. Sunulan koşulsuz “hoşgeldin” sayesinde hükümran öznenin sınırsız özgürlüğünün tali hale getirilmesi ve sorunlaştırılması mümkün olur. Koşulsuz konukseverlik, ancak ev, kendi sahibine de konuksever olduğu ölçüde, evin efendisi kendi evinde kabul edilen bir misafir haline geldiğinde mümkün olur. Ev, ancak bir mülk olmaktan çıktığında ve kendi sahibini de buyur ettiğinde, konukseverlik sorusu çokkültürcü bir hoşgörüye indirgenmemiş olur. Çünkü bu durumda ötekine gösterilen hoşgörüyü sınırlandırmak, kısıtlamak veya düzenlemek sorusu ortadan kalkar.
Siyasi ve sivil hakların gerçekleşebilmesinin önkoşulu, eşitlik ve özgürlüğün birbirinden bağımsız olarak gerçekleşemeyeceğinin idrak edilmesidir. Hannah Arendth’in “hakları olma hakkı” olarak adlandırdığı bu durum, siyasetin alanına koşulsuzluk anlayışını sokar: Eşitlik ve özgürlük ya vardır ya yoktur, göreli hale getirilemez. İlke veya talep olarak ya tanınır ya tanınmaz, koşullandırılamaz. “Hakları olma hakkı” yasalarla güvence altına alınan şu ya da bu özgül haktan da farklı bir şeydir. Basitçe moral ve ahlaki bir nosyon da değildir. Etienne Balibar, “hakları olma hakkı”nın aynı zamanda “siyaset hakkı” olarak adlandırılabileceğini söyler. Koşulsuz bir güç olarak eşitlik-özgürlük talebi kalıcı bir talebi harekete geçirir. Gücünü buradan alır. Ancak bu gücü evcilleştirmek, soluksuz bırakmak, nötralize etmek, etkisizleştirmek ve dondurmak, “hakları olma hakkı” ilkesinin yasal düzenlemelerin alanına hapsedilmesi ile gerçekleşir. Azınlıkların, yabancıların ve göçmenlerin “hakları olma hakkına” ilişkin verdikleri veya verebilecekleri mücadelelerin kurumsallaşmış çokkültürcü yasal düzenlemelere hapsedilmesi, hükümran öznenin öteki ile ilişkisine koşulluluk koyması sayesinde mümkün olur.
Demokrasi gibi, hakları olma hakkı da yasalarla sınırlandığında, hapsolur ve boğulur. “Hakları olma hakkının” gücünün kaynaklandığı yer, onun bir iktidarda son bulmaması ve çoğulluğunun bir bütünlükte sonuçlanmayı hedeflememesidir. Ucu açık bir çokluk olduğundan, mutlak güce indirgenemez kapasitesinden ve sürekli genişleme eğiliminden dolayı, özgürlük ve eşitlik talebi yeni ufuklar açar ama bunlar dikey ve totaliter biçimlerde son bulmaz. O, basit bir kurumsallaşmanın peşinde koşmak yerine etik bir varlık oluşturmaya çalışır. İşte bu özelliklerinden dolayı hakları olma hakkı ile demokrasi arasındaki yakın bir bağ söz konusudur. Çağımızın önemli filozoflarından Antonio Negri’ye göre, demokrasi, “hakları olma hakkı” olarak betimlediğim gücün aldığı siyasi biçimdir. Negri’nin formülasyonunda demokrasi, liberalizmin bir alt kategorisi veya bir alt türü değildir. Demokrasi, bu gücü özgür bırakmaya yardımcı olacak bir yönetimselliktir. Çünkü demokrasi dediğimiz şey bir süreç, dışşal herhangi bir tanımlamanın izini taşımayan ve ucu kapanmayan bir bütünselliktir. Demokrasinin karşıtı totaliterlik değil, hükümranlık ve yasalarla sınırlandırılmış hoşgörüye dayalı hükümranlıktır.
 Çünkü bu sınırlandırılmış ve koşullandırılmış hoşgörü, demokrasinin her daim açık uçlu yapısını kapatır. Devletin bir dizi düzenleyici faaliyeti ve mekanizması tarafından emilip yutulduğunda, bu ucu açık süreç saptırılır, kurutulur ve dondurulur. Belli temsil mekanizmaları içinde geleneksel hükümranlığı yeniden tesis eder ve böylece demokratik yeniliklerin önünü tıkar. 

Koşulsuz konukseverlik
Koşulsuz konukseverliğin ne türden bir siyaseti mümkün kıldığını tartışabilmek için etik ve demokratik siyaseti birarada düşünmemiz gerekir. Ancak liberal çokkültürcü “hoşgörüyü” bu demokratik siyasetten ayırt etmeliyiz. Çünkü bu “hakları olma hakkına” ve dolayısıyla “siyaset yapma hakkına” sınırlama getirmek demektir. Demokratik siyasetin veya “hakları olma hakkının” ancak koşulsuz konukseverlikle mümkün olabileceğini ileri sürebiliriz. Çünkü koşulsuz bir konukseverlik sayesinde mümkün hale gelen şey, hükümran öznenin hükümranlığının kesintiye uğratılarak, toplumsal ve siyasal alanın açılmasıdır. Bu nedenle, koşulsuz konukseverlik, liberal çokkültürcülüğün önünü kapattığı demokratik siyasetin karşıtıdır.
Elbette Kürt açılımı konusunda bizi bekleyen tek sorun liberal konukseverliğin, açılımın demokratikleşme potansiyelini törpülemesi ve önünü kapatması değil. Bir diğer hayati öneme sahip risk unsuru ise silahlı mücadeleyi tercih eden eğilimin süregitmesi. Şiddet yöntemini kullanma eğilimi sürdükçe, Kürt hareketinin siyasallaşması ve demokratikleşmesi mümkün olamaz. Silahların susmasını ve silahsızlanmayı tavizsiz bir biçimde eleştirirken en dikkat edilmesi gereken husus, Kürt yurttaşlara karşı buyurgan bir konum almadan konuşabilmektir. Bu bağlamda Mithat Sancar’ın 31 Aralık tarihli Taraf gazetesindeki yazısında “siyasallaşma yoluyla silahsızlandırma” olarak adlandırdığı yöntemin büyük önem arz ettiğini düşünüyorum. Çünkü Sancar’ın da altını çizdiği gibi, Kürt sorununda demokratik açılımın önünü açacak süreç, bu demokratik mekanizmaların pekiştirilmesi ve siyasal alanın özgürleştirilmesidir. Bu da, yine Sancar’dan esinlenerek söylersek, silahlı örgütün siyasallaşarak tasfiye edilmesinin zemininin hazırlanması demektir. Böyle aktif bir demokratik süreç, aynı zamanda Kürt siyasetinin de çoğullaşıp dönüşüme girmesini ve böylece demokratik kanallarla ifade edilebilmesinin önünü açacaktır. Bu siyasallaşma ve dolayısıyla demokratikleşme süreci, şiddetin zeminini zayıflattığı gibi Kürt yurttaşların gözünde de şiddetin kabul edilebilirliğinin sorgulanmasını sağlayacaktır.

MEYDA YEĞENOĞLU: Öğretim üyesi