'Halaskâr zabitan' her daim görevde!

1912 Mayıs ve Haziran aylarında, İttihat ve Terakki Fırkası'na muhalefet eden bir grup subay "Halaskâr Zabitan Grubu" adıyla biraraya gelmiş ve bir "muhtıra" yayınlamıştı.
Haber: AYŞE HÜR / Arşivi

1912 Mayıs ve Haziran aylarında, İttihat ve Terakki Fırkası'na muhalefet eden bir grup subay "Halaskâr Zabitan Grubu" adıyla biraraya gelmiş ve bir "muhtıra" yayınlamıştı. Subayların tespitine göre "Meşrutiyet yönetimi bu memleket için son bir adım olduğu halde, Abdülhamid devrinde olduğu gibi memleket buhran geçirmekte ve inkıraz tehlikesiyle karşı karşıya gelinmekte ve bu şartlar içinde olan vatanın kurtarılması yine en çok zabitâna düşmekte" idi. Muhtırada meclisin dağıtılması, Kamil Paşa başkanlığında yeni bir hükümetin kurulması da isteniyordu. İttihatçılar buna boyun eğdiler ve Gazi Ahmed Muhtar Paşa başkanlığında yeni bir kabine kuruldu. Ancak kabine güvenoyu alamadı, Sadrazamın isteği üzerine Padişah meclisi feshetti. Tam o sırada Balkan Savaşı başlamış, Bulgar ordusu hızla Çatalca önlerine varmış, bir süre sonra Edirne düşman eline düşmüştü. Bu hezimeti fırsat bilen İttihatçılar, iktidarı yeniden ele geçirmek için hükümeti devirme kararı aldılar.
İlk sıkı yönetim
23 Ocak 1913 günü Enver Bey ve 20-30 kişilik grubu, "kendi menfaatlerini düşünen ve memleketi uçurumun kenarına götüren kabiliyetsiz ve enerjisiz paşayı alaşağı etmek için" büyük bir kalabalık eşliğinde Edirne için sloganlar atarak, Babıâli'ye doğru yürüyüşe geçti. Kabine toplantısının yapıldığı binada muhafızlar gelenlere engel olmadılar, çünkü kumandanları İttihatçılar tarafından elde edilmişti. Girişte isyancılara engel olmak isteyen Sadaret Yaveri Nafiz Bey ve Harbiye Nazırı Yaveri Kıbrıslızade Tevfik Bey vuruldu. Harbiye Nazırı Nazım Paşa, baskıncılara "Siz beni aldattınız" diye çıkışmaya kalkınca, İttihat ve Terakki'nin tetikçisi Yakup Cemil tarafından alnından vurularak öldürüldü. Ardından Sadrazam Kamil Paşa'ya silah zoruyla bir istifaname yazdırıldı. Paşa önüne konan kağıda "asker tarafından gelen teklif yüzünden istifaya mecbur kaldığını" yazınca, İttihatçılar buna bir de "ahali" sözcüğü ekletti. Böylece istifa "ahali ve asker tarafından" şekline döndü. Böylece "özde" meşruiyet sağlanmış oluyordu. Bunlar olurken kapının önünde İttihatçıların ünlü hatibi Ömer Naci, "Yaşasın millet, yaşasın İttihat ve Terakki!" diye bağırıyordu. Ardından Enver Bey, görülmemiş bir cüretle silahlı olarak Padişah'ın karşısına dikilip Mahmut Şevket Paşa'yı Sadrazam tayin ettirdi. Tarihe "Babıâli Baskını" diyen geçen bu olayla İttihatçılar başımızın üstünde hâlâ "Demokles'in Kılıcı" gibi duran "darbe" geleneğini başlatmış oldular. İstanbul'da ilk "sıkıyönetim" o tarihte ilan edildi, muhalif gruplara karşı bir "sürek avı" başlatıldı. Ancak darbe savaş cephesinde bir değişiklik yaratmamıştı. 30 Mayıs 1913 tarihli Londra Anlaşması ile Edirne resmen Bulgaristan'a geçmişti.
Sonuç olarak, 23 Temmuz 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanı ile başlayan ve 1918'de Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla biten dönem, status quo'nun değişmesini önlemeyi amaçlayan bir restorasyon dönemiydi. Bu döneme egemen olan "Ordu + parti (veya hizip) = iktidar" formülü, 1826'da Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasıyla siyaset dışına kaydırıldığı düşünülen ordunun yeniden ve daha radikal şekilde siyasete ağırlığını koymasını sembolize ediyordu. Bu anlayışın en önemli unsurları, siyasetin her alanına darbeci bir anlayışın egemen olması, ordunun ve paramiliter örgütlerin gücünü kullanarak "iç düşman" olarak tasnif edilen muhalefetin sindirilmesi ve tasfiyesinin mubah görülmesi idi. Üstelik bu anlayış, dönemin sivil unsurları, aydınları ve muhalefeti tarafından da itiraz görmüyordu. Hatta bu kesimler de ellerine geçen ilk fırsatta aynı yöntemlere başvurmaktan geri durmuyorlardı. Bugünkü siyasi kültürümüzün harcını oluşturan bu "İttihatçı Gelenek", Cumhuriyet Dönemi'ne neredeyse aynen aktarıldı.
Takrir-i sükun
Milli Mücadele'yi başlatan kadroların İTF kökenli olması bir yana, ordunun bu dönemdeki önemli rolü yüzünden zaten çok yüce bir mertebeye ulaşmış olmasıyla yetinilmedi, bu kutsal pozisyon "sözde" hukuksal bir payanda ile güçlendirildi. 1920-1923 tarihleri arasında görev yapan ve yargılama usulleri açısından hukuk ilkeleriyle uzaktan yakından ilgisi olmayan toplam 14 İstiklal Mahkemesi'nde "casus", "bozguncu", "asker kaçağı", "eşkıya", "saltanat yanlısı" ve "isyancı" adı altında 59,164 kişi hukuk dışı yöntemlerle yargılandı, bunların 41,678'ine çeşitli cezalar verildi. 1,054 idam cezası derhal infaz edildi. Daha sonra, ülkedeki her türlü demokratik hareketin yıllarca acımasız şekilde ezilmesini sağlayacak olan Takrir-i Sükun Kanunu ile 4 Mart 1925'te kurulan ve 4 Mart 1927'ye kadar fiilen çalışan Ankara ve Şark İstiklal Mahkemelerinde ise "Şeyh Said İsyanı'na karışanlar", "İzmir Suikasti'ne karışanlar", "Saltanatı geri getirmek isteyenler", "Şapka Kanunu'na muhalefet edenler", "komünistler" başta olmak üzere yaklaşık 7,500 kişi yargılandı, bunların yaklaşık 3,280'i çeşitli cezalara çarptırıldı. 660 kişi idam edildi.
Bu badireleri nasılsa atlatmayı başarmış olan son rejim düşmanlarının tasfiyesi, 1926 İzmir Suikastı Davası ile yapıldıktan sonradır ki, devletin en üst kademelerinde görev yapan askerler, sivil hayata geçmeye razı oldular. Örneğin Mustafa Kemal, ancak 30 Haziran 1927'de tuğgeneral rütbesi ile askerlikten emekliye ayrılmıştı. İsmet İnönü, Mustafa Kemal'le birlikte 1. Ferik iken emekliye ayrıldı. Kazım (Özalp) Paşa TBMM Başkanı iken askerdi, 6 Temmuz 1927'de 1. Ferik iken emekliye ayrıldı. Fuat (Bulca), Rize ve Çorum mebusu iken askerdi, 4 Temmuz'da albayken emekliye ayrıldı. Mehmet Nuri (Conker) Adana Valisi ve Kütahya mebusu iken askerdi, 4 Temmuz 1927'de albay rütbesiyle emekliye ayrıldı. Sadece iktidar kanadında değil, muhalif kanatta da pek çok asker yönetici vardı. Refet (Bele) Paşa, Kazım Karabekir Paşa, bir dönem TBMM Başkanı olan Ali Fuat (Cebesoy) Paşa, Edirne mebusu Cafer Tayyar (Eğilmez) Paşa, Kastamonu mebusu Halit (Akmansü), Ardahan mebusu (Deli) Halit (Karsıalan) Paşa, Erzurum mebusu Rüştü Paşa, Eskişehir mebusu Mehmet Akif (Ayıcı) ve bir dizi sefir, vali, mebus, hekim, devleti yönetirken askerlik görevlerini sürdürdüler. Ayrılmaları da ancak ölümle ya da ordunun diğer kanadının baskısı ile oldu.
Devlet "sözde" sivilleşmişti ama, 1930 Serbest Fırka "restorasyonu" ile, sivil siyaset heveslilerine son bir uyarı yapıldı. En nihayet, 1937-38 Dersim Askeri Harekatı ile Kürt muhalefet ezildikten sonra "iç düşman" tehlikesi biraz azalmış olmalı ki, 1940'tan 1960'a kadar ordunun siyasete açıkça müdahale etmesine gerek kalmadı. Ama Demokrat Parti iktidarında vücut bulan çevresel güçlerin yarattığı rahatsızlık yüzünden bu rölanti durumundan hızla çıkıldı ve 1960 darbesini, 14'ler ve Talat Aydemir'in darbe teşebbüsleri, bunları 12 Mart 1971 "muhtırası" ve 12 Eylül 1980 darbesi izledi. Böylece "cuntacılık" terimi siyasi literatürümüzdeki mümtaz yerini iyice sağlamlaştırdı.
Bir bildiride dendiği gibi, "Rejimin laiklik, modernlik ve çağdaş medeniyete ayak uydurma şeklinde algıladığı temel payandalarının muhafızlığı rolünü tarihsel olarak özümsemiş ve içselleştirmiş olan" TSK, 28 Şubat 1997 müdahalesi ile siyasal İslam'ın yükselttiği kimlik politikalarına karşı belirli bir yaşam tarzının savunuculuğunda radikal bir adım daha atarken, kendisine işçi ve işveren örgütlerinden müteşekkil devasa bir "silahsız kuvvet" destek vermişti.
İttihat ve Terakki döneminin komitacılığı ile Cumhuriyet döneminin cuntacılığının ayrıldığı pek çok nokta olduğu muhakkak, ancak ortak paydalarından biri her ikisinin de devlete sadakat yemini etmiş ama devleti devlete rağmen koruma, kollama ve kurtarma görevini üstlenmiş askeri ve sivil elitlere dayanması. Bu kesimler için ülke içinde şu veya bu nedenle yaşanan siyasi, etnik ya da dini gerilimlerin, bu kesimlerce dile getirilen taleplerin hiçbir meşruiyeti yoktur. Tam tersine bunlar, ilk görüldüğü yerde başı şiddetle ezilmesi gereken habis oluşumlardır. Bugün, TSK "iç düşmanlar" olarak tanımladığı kesimlere karşı mücadelesinde meşruiyetini "milletin ayrılmaz bir parçası olmasına" bağlıyor. Buradaki "millet" ile Kamil Paşa'yı düşürürken zorla imzalatılan dilekçeye eklenen "ahali" lafının işlevi hemen hemen aynı. Ama esas mesele, her daim "millet"i kurtarmaya hazır "Halaskâr Zabitan"da değil. Mesele, onlara alkış tutmaya hazır sivil güçlerin her daim hazır ve nazır olmasında. Ordunun Anayasa'ya göre emrinde olması gereken sivil güçlere yönelik her hareketini "ama", "fakat", "lakin", "ancak" diye başlayan cümlelerle aklamaya çalışan, köşeye sıkıştığında "ama bizim kendimize has koşullarımız var" diye kıvırtan, demokrasi ile laiklik arasında bir hiyerarşi kurulması illa da gerekiyorsa, tercihini her koşulda demokrasiden yana yapması gerektiğinin hâlâ farkında olmayan siviller varken "muasır medeniyet seviyesi"ne ulaşmamız bir hayal...