Halk, hükümetler ve iklim değişimi

60. Hükümet'in programında "çevre" ve küresel iklim değişimiyle ilgili herhangi bir ifadeye rastlanmıyor. Küresel ölçekte, içinde bulunduğumuz yüzyılın en çetin çevre/ekoloji sorunlarından biri olduğu bilindiği halde -ve ülkemizin...
Haber: ALİ K. SAYSEL / Arşivi

60. Hükümet'in programında "çevre" ve küresel iklim değişimiyle ilgili herhangi bir ifadeye rastlanmıyor. Küresel ölçekte, içinde bulunduğumuz yüzyılın en çetin çevre/ekoloji sorunlarından biri olduğu bilindiği halde -ve ülkemizin, coğrafi konumu nedeniyle bu sorundan en şiddetli etkilenecek bölgelerden biri olduğu iddia edilmesine rağmen- Türkiye'nin neden "küresel iklim değişimi" karşısında, siyasi parti ve hükümet programlarına yansıyan bir pozisyonu yok? Oysa, iklim değişiminin şiddetlenen etkilerini hafifletebilmek ve gelecek on yılları kazanabilmek için Türkiye'nin de tüm dünya ile birlikte, küresel bir adalet perspektifi içerisinde, uluslararası anlaşmalara tabi olması bir zorunluluk.
İddiamız şu ki, halk iklim sorununu ciddi bir şekilde gündemine alıp bu yönde sürekli bir baskı kuvveti haline gelmedikçe hükümetler, iklim değişiminin nedenlerinin zayıflatılması ve etkilerinin hafifletilmesi yönünde ciddi bir çalışmaya kendiliğinden girmeyeceklerdir. Bu evrensel gerçek şundan kaynaklanıyor: Yaşadığımız "karbon ekonomisi"nde, karbon emisyonlarının azaltılması son kertede kaçınılmaz ekonomik maliyetler içerir; enerji, su ve tarım politikalarında ise çeşitli çıkar gruplarının hiç de hoşlanmayacağı karşı-teşviklerin uygulanmasını gerektirir. Oysa hükümetlerin temel varoluş nedeninin, üretimin-tüketimin sürekli artabileceği uygun bir ekonomik ortam sağlamak olduğu söylenebilir ve eğer bu doğruysa, hükümetler uzun vadede ekonomide özellikle işgücü dışındaki maliyetlerin yükselmesini istemezler.
Emisyon faktörleri
Bu iddiayı anlayabilmek için iklim değişimine neden olan karbon emisyonlarını faktörlerine ayırarak incelemek öğretici olabilir. Ulusal karbon emisyonları şu faktörlerin aritmetik çarpımıdır: Kişi başına gayri safi yurtiçi hasıla (TL/yıl/kişi), nüfus (kişi), enerji verimliliği (enerji/TL), karbon yoğunluğu (karbon/enerji). Dolayısıyla, teorik olarak, karbon emisyonlarını bu faktörlerden herhangi birini azaltmak suretiyle indirmek mümkündür. Şimdi bu faktörleri tek tek inceleyelim.
Kişi başına gayri safi yurtiçi hasıla (KBGSYİ) o ülkenin ortalama zenginliğine işaret eder. Hükümetlerin gayreti bu değişkenin, yani o ülkede üretilip pazara taşınan toplam mal ve hizmetlerin artırılması yönündedir ve aslında büyük kapitalistinden işsizine kadar tüm ekonomik sınıflar, mevcut sistemde bu değişkenin azami artışını talep ederler. Üretim ve tüketim arttığı müddetçe herkes mutludur, büyük ve küçük sermaye sahiplerinin kârları, çalışanların ücretleri, işsizlerin iş bulma umudu artar. Bu büyüme adeta sistemdeki ekonomik eşitsizliğin tedavisi yerine ikame edilmiş bir semptom giderici, bir ağrı kesici gibidir. Üretim ve tüketim arttığı müddetçe, pastadan daha az pay alanların daha büyük pay sahiplerini yakalama umudu vardır. Büyümenin durduğu noktada umutlar kırılır. Görünen o ki, KBGSYİ emisyon indirimi için, hükümetler açısından kullanışlı bir stratejik araç değildir. Herkes karbon emisyonlarını, her yıl yaklaşık ortalama yüzde 2-3 büyüme çarpanıyla artıran bu faktör karşısında çaresizdir.
Nüfus artışı hassas bir tartışma konusudur. Dünya devletlerinin, ulusal nüfusu artırmak (örneğin Romanya) veya durdurmak (örneğin Çin) yönünde girişimleri olmuştur. Fakat özellikle kadınların temel insan haklarına aykırı seyreden, gönüllü katılımı temel almayan dayatmacı nüfus kontrol politikaları, başarısız olmuştur. Ayrıca, "doğurganlık" alışkanlıklarındaki değişimlerin etkileri ancak on yıllar sonra görülebilir. Sonuçta "nüfus", hükümetler için makul ve kullanışlı bir stratejik araç değildir ve halen -yavaşlayarak da olsa- artmaya devam ediyor. Emisyonları her yıl yaklaşık yüzde 1-2'lik bir büyüme faktörüyle çarpıyor, bu gerçek, KBGSYİ faktörüyle birlikte karbon emisyonları üzerinde her yıl yaklaşık yüzde 6'lık bir büyüme etkisi yaratıyor.
İklim politikalarının esas stratejik araçları, son iki faktör, enerji verimliliği ve karbon yoğunluğudur. Bu iki faktörün birlikte, yüzde 6'lık büyümeyi etkisizleştirecek hızda aksi yönde bir değişim göstermeleri halinde net karbon emisyonlarının dengeye oturması veya azalması mümkün olabilir. Enerji verimliliği bir ekonomide birim zenginlik üretiminin ihtiyaç duyduğu enerji tüketim miktarıdır. Enerji verimliliği alanında ilk aşamada kolaylıkla yerine getirilebilecek bazı iyileştirmeler vardır ve bunların yerine getirilmesi noktasında halkın hem öncü olması hem de hükümetlere karşı talepkâr bir tutum sergilemesi gerekir. Örneğin, evlerde ısı yalıtımının güçlendirilmesi, aydınlatmada tasarruflu ampullerin kullanılması, az elektrik tüketen elektronik eşyaların tercih edilmesi, gıda tüketiminde az işlenmiş, ambalajsız ürünlerin tercih edilmesi, otomobil yerine toplu taşıma araçlarının kullanılması gibi. Tarım, imalat ve taşımacılıkta enerji verimliliğinin artırılması bireyleri aşan bir sorundur. İlk aşamada büyük ölçüde bakımsızlıktan kaynaklanan enerji kayıplarının giderilmesinin ardından o derece kolay değildir. Yeni yatırımların ve eskiyen yatırımlar hurdaya çıktıkça, bunların yerini alacak yatırımların daha modern ve pahalı teknolojiler içermesini gerektiren bu süreç, hem doğası gereği yavaş ilerleyecek hem de yatırımcıların ek maliyet üstlenmelerini gerektirecektir. Yatırımcıların bu maliyeti üstlenmelerini sağlayabilecek güç, halkın hükümetler aracılığıyla uygulayacağı baskıdır.
Yenilenebilir enerji
Karbon yoğunluğu ise bir ekonomide birim enerji üretiminin neden olduğu karbon emisyonlarını gösterir. Haliyle, elektrik ve yakıt üretiminde fosil kaynaklara (kömür, petrol, doğalgaz) bağımlılıktan kurtulup hidro, rüzgâr ve güneş gibi yenilenebilir ve temiz (karbonsuz) enerji kaynaklarına (ve kimilerine göre nükleer enerjiye) yöneldikçe, o ekonominin karbon yoğunluğu azalır. Bir ekonominin karbon yoğunluğunun azaltılabilmesi için, yurttaşların bireysel düzeyde doğrudan getirebilecekleri önlemler çok sınırlıdır. Karbon yoğunluğunun azaltılabilmesi için enerji politikalarının yenilenebilir enerjiye araştırma, geliştirme ve uygulama aşamalarında pozitif ayrımcılık sağlayacak şekilde yeniden yapılandırılması gerekiyor. Türkiye'nin altına imza attığı uzun vadeli doğalgaz ithalat anlaşmalarına bu çerçeveden bakıldığında, önümüzdeki on yılda enerjide karbon yoğunluğunun azaltılmasının hiç de kolay olmayacağı şimdiden söylenebilir.
Özetleyecek olursak, hükümetlerin iklim değişimine karşı mücadeleden kendileri için sağlayabileceği önemli bir fayda yoktur. Bu konunun siyasi partiler ve hükümet tarafından ciddiye alınmaması tesadüf değildir, çünkü toplumun siyasilerin mevcut ve müstakbel iktidarını tehdit edecek ciddi bir uyarısı henüz olmadı. Sıraladığımız faktörleri bir kez daha takip edecek olursak: Hükümetler üretim-tüketimi azaltmak istemezler, nüfus politikalarında yetersizdirler, imalatçıların daha pahalı yatırımlara yönelmelerini sağlayacak düzenlemelerden kaçınırlar ve enerji sektörünün fosil yakıtlara dayalı esas gövdesine karşı henüz emekliyor olan yenilenebilir enerji sektörünü desteklemezler.
Halkın iklim değişimiyle ilgili tavrı ise bunun tam tersi olmalıdır, çünkü bireysel önlemler çok değerli olmakla birlikte yalnızca bu önlemlere dayanarak katedilebilecek mesafe çok kısadır. Yine, sıraladığımız faktörleri takip ederek özetleyelim: Ekonomik eşitliği yakalamanın tek yolunun birbirimizin üzerine basarak büyümeye çalışmak olmadığı bir ekonomik sistem tahayyül etmeliyiz, güvenli bir gelecek duygusunun beslediği katılımcı nüfus kontrol önlemlerini araştırmalıyız, üreticilerin enerji verimliliğinin maliyetini üstlenecekleri, fosil yakıtlar karşısında temiz enerjinin teşvik edildiği bir siyasi ortam yaratmalıyız.
ALİ K. SAYSEL: Doç. Dr., Boğaziçi Üni., Çevre Bilimleri Enst.