Halkoylaması nedir, ne değildir...

Yeni anayasa hazırlığı tartışmalarının arasına şimdi de, yürürlükteki Anayasa'nın bazı maddelerini değiştiren yasanın halkoylamasına sunulması süreci girdi.
Haber: MURAT SEVİNÇ / Arşivi

Yeni anayasa hazırlığı tartışmalarının arasına şimdi de, yürürlükteki Anayasa'nın bazı maddelerini değiştiren yasanın halkoylamasına sunulması süreci girdi. Kısa süre sonra oy verecek yurttaşlar, tam olarak ne için oy kullanacaklarını bilemez halde. Başbakan halkoylaması için propagandaya başladı ve bir konuşmasında aslında o oylama hakkında önemli sözler sarf etti. Başbakan Erdoğan, "bu oylamalara alışmamız gerektiğini, çok daha önemli bazı yasaların bundan böyle millete 'sorularak' yürürlüğe gireceğini" belirtti. Yani Başbakan, partisine oy vermeyen ve gidişattan rahatsız olan milyonlarca yurttaşı biraz daha tedirgin etmek ve gerginliği artırmak için elinden gelen çabayı sergilemekte ısrarlı.
Peki, halkoylaması nedir ve bizler neyi oylayacağız? Halkoylaması, Başbakan'ın zannettiği gibi, temsili demokrasilerde sıkça başvurulan bir yöntem değil. Doğrudan demokrasi, günümüzde önemini tamamen kaybetmiş durumda. Sadece bazı İsviçre kantonlarında başvuruluyor ve yurttaş yasama yetkisini doğrudan kullanıyor. Çünkü doğrudan demokrasinin önkoşulu nüfusun çok küçük olması. Yani günümüz devletlerinde uygulanması çok güç. Ayrıca bu yöntem, bağlayıcı vekalet vs. gibi bazı sorunları da bünyesinde taşıyor. Temsili demokrasi ise ulus egemenliği ilkesiyle uyuşan bir sistem öngörüyor. Yani asıl olarak ulusa ait olan bir yetkinin onun temsilcileri tarafından kullanılması. Bu düşünce aslında burjuvazinin 18. yy'da yarattığı bir kurgudan ibaret. Ulus, soyut bir varlık olduğu için onun verdiği varsayılan yetkiyi kullanmak, bağlayıcı vekalet sorununu da ortadan kaldırıyor. Dolayısıyla Başbakan 'millet egemenliği'ne vurgu yaparken aslında pek de farkında olmadan, 'temsili demokrasiyi' (yani doğrudan demokrasinin tersini) sahiplenmiş oluyor. Halkoylaması ise, bu iki sistem arasında kalan ve kabaca yarı doğrudan demokrasi olarak adlandırabileceğimiz bir sistemin aracı. Temsili demokrasi içinde bazı konuları halka sormak. Başta da vurgulandığı gibi, Batı demokrasilerinde sıkça başvurulan bir yöntem değil. En tipik örneğin ABD olduğu söylenebilir. Halkoylaması, plebisit (bir kişi ya da bölgenin kaderinin belirlenmesi), halk girişimi, vetosu ve geri çağırma gibi. Demokrasilerdeki zorunlu koşul, yasamanın seçimle yani halkoylamasıyla belirlenmesidir. Bunun dışındaki halkoylamaları, sistemlerin bazı durumlara ilişkin tercihlerinin sonucudur ve varlığı ya da yokluğu, bir rejimi daha demokratik ya da antidemokratik yapmaz. Sürekli 'millete sorarız' diyen AKP ve Başbakan'ı yapmadığı gibi. Bu düşünce, yöneten ve yönetilen arasındaki ilişkiye değin bir kavram olan demokrasinin diğer tüm yapıtaşlarını görmezden gelmek olur. Halkoylamalarının tarih içinde olumsuz bir anlam kazandığı da unutulmamalı. Fransa'da Bonapart ve İkinci Cumhuriyet döneminde (1848-1875) darbeyle yeni bir imparatorluk kuran Bonapart'ın yeğeni Louis-Napolèon'un 'ikinci imparatorluk' (1852-1870) dönemlerinde sıkça halkoylamasına başvuruldu, halkoylamaları baskıcı düzen yaratmanın bir aracı haline geldi (Hitler döneminde de olduğu gibi). Dolayısıyla, halkoylaması ulus egemenliğinin bir önkoşulu olmadığı gibi, yarattığı sonuçların 'kuşkuyla' karşılanması için yeterli örnek de var. Türkiye açısından en çarpıcı örnek, 'en demokratik' denen 1961 Anayasası ile üçte biri değişmesine karşın memnun olmadığımız 1982 Anayasası'nın halkoylamalarında aldıkları oy oranları arasındaki fark. Başbakan'ın halkoylamaları konusundaki hevesiniyse, Türkiye sağının 50 yıllık saplantıları ve AKP'nin aldığı oy oranının yarattığı ortamla açıklamak mümkün olur herhalde çünkü bilimsel bir açıklaması yok.
Yetki gaspı
Gelelim oy vereceğimiz değişikliklere. Öncelikle şunun altını çizmekte yarar var: Meclis'in, halihazırda halkoyuna sunulmuş bir yasada değişiklik yapması (özellikle bu değişiklik Cumhurbaşkanı tarafından halkoyuna sunulmazsa) Anayasa'da sayılan (doğrusu, sayılarak tüketilen) yetkilerinden biri değildir. Dolayısıyla aynen Özal'ın 1987'de yaptığı gibi bir 'yetki gaspıdır'. Ancak o zaman bir kez delmekle bir şey olmadı (!), belki bu kez de olmaz.
Halkoylamasına konu olan değişiklik yedi madde. Sonuncusu yürürlüğü, altıncısı geçici maddeleri kapsıyor. Önemli olan ilk beş madde. İlki, yasama dönemini dört yıla indiriyor. Beş yıl olan yasama dönemi gerçekçi değildi ve zaten hiç uygulanamadı. AKP tamamlamak üzereydi, olmadı. Bu nedenle 1982 öncesine dönülüp dört yıla indirilmesi olumlu bir adım. İkincisi 79. maddede yapılan ve sonraki değişikliklere uyum sağlama amacını güden bir düzenleme. Üçüncü madde 96. maddedeki bir değişikliği içeriyor ve toplantı yetersayısına ilişkin. Amacı, 367 gibi bir buhranın bir daha yaşanmasını önlemek. Ancak hatırda tutmak gerekir ki 367 skandalının nedeni, Anayasa hükmünden çok konunun bir siyasi mücadele aracı haline getirilmesiydi. 367'ciler bir ara, 'ilkelerini' ve o güne dek 'yazdıklarını' unutuvermişlerdi.
Asıl önemli olanlar, Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin dördüncü ve beşinci maddelerdeki değişiklikler. Özetle, Cumhurbaşkanı, halk tarafından, beş yıllığına ve en fazla iki kez seçilecek. Yani Türkiye sağının en büyük hayallerinden biri gerçekleşmiş olacak. Bazen aynı şeyi defalarca söylemekte yarar olabilir. Klasik parlamenter sistemlerde daha çok simgesel yetkilerle donatılmış devlet başkanları genellikle halk tarafından seçilmez. Genellikle denmesinin nedeni, bazı istisnaların olmasıdır. Örneğin Avusturya, İrlanda, Finlandiya, İzlanda ve Portekiz gibi. Bu ülkelerde devlet başkanlarını halk seçer, ancak sistemin diğer özellikleri klasik parlamentarizme uygundur. Kendi tarihsel özellikleri bu tür bir sistemin seçilip sürdürülebilmesine olanak tanıyor. Yinelemekte yarar var, bu ülkeler istisnadır (konuya ilişkin derli toplu bir kaynak için bkz. Kemal Gözler, Devlet Başkanları: 2001). Türkiye'nin tarihsel tercihi ise, devlet başkanının Meclis tarafından seçilmesidir. Yine muhafazakârlarımızın 1970'lerden bugüne saplantısı olan 'başkanlık', o olmadı 'yarı başkanlık' sistemlerinin önkoşulu olan bu seçim sisteminin kabulü, bu ülkenin siyasal ve sosyal dokusuyla, tarihsel serüveniyle örtüşmüyor. Tabii burada tuhaf olan AKP'nin anayasa önerisinde, cumhurbaşkanının yetkilerinin epeyce budanıyor olması. Yani yetkisiz ve halk tarafından seçilen bir cumhurbaşkanı modeli var karşımızda. Hiçbir anlamı yokmuş gibi görünen bu tercihe bir 'anlam' kazandırabilmek için ister istemez 'niyet okumak' zorundayız. Bu durum, ancak kimi siyasetçilerimizin yarım yüzyıla yaklaşan düşüyle açıklanabilir. Halk tarafından seçilen (beş yılın sonunda yeniden seçilmek için propaganda yapacak olan) cumhurbaşkanının yetkilerini, zamanla güçlendirip başkanlık/yarı başkanlık modeline geçmek. Başbakan'ın halkoylamaları konusundaki hevesi de bu kapının zorlanacağını gösteriyor.
Başkanlık ya da yarı başkanlığın Türkiye için uygun olmadığı ne kadar anlatılırsa anlatılsın faydasız. Bu sistemlerin uygulandığı ülkelerin Türkiye ile temel tarihsel, siyasal ve toplumsal farklılıklarını ortaya koyup öngörüde bulunmak da boş bir çaba olarak kalıyor; saplantı sözcüğünün tercih edilmesinin nedeni bu. Savunanlar, mutlak güçler ayrılığının demokrasi ve istikrar için vazgeçilmez olduğuna (aslında ABD'ye benzemenin) inanmış durumdalar. İşin içine 'inanç' girince de, bilimsel bir tartışmanın, tarihsel veriler, deneyimler üzerine düşünmenin yolu kapanıyor tabii. Ancak yine de, ABD ya da Fransa ile Türkiye'nin farklılıklarını uzun uzun anlatmak yerine bir kurgu yapılabilir ve yazı bu örnekle bitirilebilir: ABD'deki güçler ayrılığının fren-denge mekanizmasının üç aktörü, başkan, kongre ve yargı. Ahmet Necdet Sezer'in Başkan, Deniz Baykal'ın onun yardımcısı ve Senato Başkanı, Tayyip Erdoğan'ın da Temsilciler Meclisi Başkanı olduğunu, TM'deki çoğunluğun AKP elinde bulunduğunu varsayalım. Kanadoğlu'nu da ihmal etmeyip Yüce Mahkeme başkanlığına atayalım. Başkanlık meraklıları bu ülkeyi yönetmenin, yasa çıkarmanın ve atama yapmanın bir yolunu bulur herhalde.

MURAT SEVİNÇ: Dr., Mekteb-i Mülkiye