Hatırlama bilinci

Gözün ikliminden söz etmek istiyorum önce size. Yaşadığım yerin coğrafyasına bakarken, bizi biz yapan renklerin, kokuların, seslerin çağrıştırdığı her şeyi hatırlatan bir bakıştan söz etmeliyim, evet...
Haber: KERİM BALACAN / Arşivi

Gözün ikliminden söz etmek istiyorum önce size. Yaşadığım yerin coğrafyasına bakarken, bizi biz yapan renklerin, kokuların, seslerin çağrıştırdığı her şeyi hatırlatan bir bakıştan söz etmeliyim, evet...
Burada, şu ücra kasabada biraz Kürt, biraz Laz, biraz Çerkez, biraz Türk olarak adlandırıldığımız yerde, gelen cinayetin sesine yabancı bakışlarımızın tutuklu kaldığı ânın ezincinde yaşarken öğrendiğimiz ilk şey gelip buluyor bizi: Susmak! Belki de sinmek demek daha yerinde!
Gene de bakışlarımızı saklayamıyoruz. Dile getirilmek istenenler bir bir gözlerimize yansıyor.
Bulut bulutuz.
Ağrıyan, sızılı yanımızı göstermeden yaşamayı öğrenmenin dervişi kesildiğimizden, yalnızca gözün vurgunundan anlıyoruz derdimizi...
Kaygılı, ezinçli, nemli, kızarık, ağulu...
Bakışlara da sığmayan bir yalnızlık perdesi gelip örtüyor üzerimizi... Siyah mı siyah gecenin de adı siliniyor belleğimizden.
Herkes konuştuğu dili unutuyor, ağlaştığımız dilin ırmağına dökülüyor sözlerimiz...
Bu yer, bizi her akşam içine alan şu mekân unutturuyor zamanın rengini.
Öyle ki, sanırsın kar boran gelip kapıya dayanmış, dışarıdakilerle içerdekilerin buluşabileceği bir ânın çağrısı aradaki engelleri kaldırmış, 'şimdi yeni bir dil gerek' diyerek başka bir seyre çıkmaya hazırlanıyorsunuz...
Unuttuğumuz dil, bize öğretilenlerin belleği olarak ötemizde duruyor.
Başımı, masamda açık duran kitaptan kaldırıyor, gelen sese kulak veriyorum.
Burada biraz Kürt, biraz Laz, biraz Çerkez, biraz Türk olarak yaşadığım şu kasabada, akşamın bu vaktinde bana 'Bozkırda Bir Kral Lear' olmanın ne anlama gelebileceğini anlatan Turgenyev'in sözlerinden bakışlarımı kaldırıyor; acının diline bakıyorum...
Gözlerim... Bulut bulut...
Bu iklimin rengi, bu yerin sesi, bu coğrafyanın tanığı gözlerim her bir yanımın nasıl sızılı olduğunu hissettiriyor bana...
Süleyman dayım (1) anlatmıştı, teyzemi nasıl kaçırdığını. Ona tam kırk gün kırk gece Ahmedi Hani'den hikâyeler dizip, tuttuğu iki dengbeje geceler boyu çenk çaldırıp kaval üflettiğini... "Teyzeni, sonunda söz ve sesle aşk yoluna düşürmüştüm" demişti.
Doğuşum ellerinde gerçekleşen anneannem Emine hanımın sabrını, dayanıklılığını, işbilirliğini gördüğüm mevsimde onunla Hemşin Yaylası'nda mantar toplamaya çıkmıştık... Lazca dillendirdiği türkülerin ezgisi kulağımdadır hâlâ...
Asiye yengeme, dayımdan önce âşıktım ben. İnce uzun boyu, bal rengi gözlerinin güzelliği, edalı bakışları, elinin hüneri dillere destandı... Bu Çerkez güzelinin, bir gün gelip ailemize katılacağını bilmek, en çok beni sevindirmişti... Bir yanım kederli de olsa, her sabah akşam bakışlarımı kapısının önünden geçirip duruyordum.
Babam, anlatmıştı Battal dedemi...
Türkmen dedem
Kafkasya'dan kopup gelen, bir süre Doğu kentlerinde eyleşip Ermeni ustalardan taşın dilini öğrenerek namlı bir taş ustası kesilmesini, sonra Kurtuluş günlerinde gidip Ankaralı seymenlere karışıp Türkmenliğinin nasıl bir yurt arayışında olduğunu göstermesini, Gazi Paşa'nın yakınındaki kadronun gözüne girmesinin öyküsünü... Sonra bir gün, belki de o zamanın "faili meçhul" cinayetlerinden birine kurban gitmesini ezinçle anlatırdı babam. Ama anlattığı bir şey vardı ki, her birimizin belleğinde yer edendi: "1915 Tehciri" sırasındaki olaylarda, Doğu kentlerinden birinde yaşanan kalkışmada, yörede ticaretle uğraşan, o sıralar "ittihatçı" bilinen Ankaralı Seymen Battal Ağa pusuya düşürülerek yakalanır...
Bir dere yatağında, sıralanıp gözleri kapatılarak kurşuna dizilmeyi bekleyenler arasındaki Battal Ağa, ustası Onnik'in kardeşi Yervant tarafından tanınır...
"Ağalar dostumuzdur Battal Ağa... Gelin bu kinden vazgeçelim" der... Hem Battal dedem hem de ölüm nişangahındaki o insanlar gözün tanıklığıyla ilk ölüm çemberinden kurtulurlar...
Yurtsuzluğu seçmeyi göze alanlarla dostluk andı yapılır... En çok bu gidişleri, dönmek arzuları, artlarında emanet bıraktıkları anlatılırdı aile arasında... Bir de halamın Ohannes'le dillere destan aşkı... Bu yakınlık sonrasında kim vurduya giden dedemin akıbetini ise kimse ağzına alamazdı nedense! "Düşman içimizde," denirdi, o kadar...
Yeniden Turgenyev'e dönünce, Harlov'un anlattığı hikâyeye başlamadan önce, bunları hatırladım.
Kasabamız kaygılıydı... Bu olay, bu cinnet saldırısı, herkese bir şeyleri hatırlatıyordu eminim...
Bir yere ait olma, yani buralı olmak bilinci yaşadığımız yerin rengi, sesi, kokusuydu... Kim bunu çekip alabilirdi ki bizden...
Sahi;
'Hrant Dink öldü mü
kötü dünya kaldı mı,
felek öcün aldı mı?
şimdi yürek yırtılır.'

KERİM BALACAN: Taşra doktoru

1. Teyzemin eşine dayı derdik