'Hayal edilemez' acılar

Savaşlarda acıları, geride kalanlar, her nasılsa savaşların sebep olduğu felaketlerden sağ kurtulmayı başaranlar yaşar. Bir savaşta, bir askeri çatışmada hayatını kaybedenler yani ölüler, acıyı duyamaz ve yaşayamaz zaten. Savaştığınız ve yok etmek istediğiniz insanlara yaşatamazsınız...
Haber: ORHAN MİROĞLU / Arşivi

'Bize acı vermeye devam eden, yalnızca o kalır bellekte...' Friedrich Nietzsche

Savaşlarda acıları, geride kalanlar, her nasılsa savaşların sebep olduğu felaketlerden sağ kurtulmayı başaranlar yaşar. Bir savaşta, bir askeri çatışmada hayatını kaybedenler yani ölüler, acıyı duyamaz ve yaşayamaz zaten. Savaştığınız ve yok etmek istediğiniz insanlara yaşatamazsınız acıyı, askeri gücünüz, onları yok etmeye yetebilir ama hayal edilemeyecek kadar büyük bir acıyı, yok ettikleriniz değil, geride kalanlar yaşar.
Acı duyan insanların dünyası, farklı ve keşfedilmeye muhtaç bir dünyadır. Acı çekenler bu dünyanın içinde yapayalnızdırlar ve bu yalnızlık onları, sosyal ve kültürel ilişkilerinden koparır, ruhlarında duydukları acıyla, yalnızlık daha katmerli bir hale gelir. Katlanılması kolay bir ruhsal durum değildir acı.
İnsan kendi acısına katlanamaz belki fakat başkalarının çektiği acıya tanık olan insan çoğu kez, bu acıyı katlanılabilir bulur.
İnsanoğlunu, bunca şiddet, zulüm ve vahşet karşısında aciz bırakan belki de budur. Kendi acısına katlanamayan insanın, başkalarının acısına katlanabilen ve bu acı karşısında susmak yeteneği gösteren bir varlık olması... Bu yüzden de acıyı tarif etme peşinde olanlar, onu insanın sahip olduğu ahlaki değerlerin kırılgan alanlarından biri olarak görürler. Çünkü o, dayanılması, katlanılması zor bir kötülük simgesidir. Ve bu kötülük simgesi sahip olduğumuz ahlaki değerlerin bir anda terk edilmesine yol açabilir. Ve böylece düşman bellediğimiz ya da düşman kabul ettiğimiz insanların hayal bile edemeyecekleri acılar yaşamasını arzu eder hale geliriz.
Geleneksel yapıdaki toplumlarda insanlar, acılarını gizleme yeteneği bakımından büyük bir 'ağırbaşlılık' içindedirler. Bu 'ağırbaşlılık', insanın kurtuluşu ve özgürlüğü için yapılan mücadelelere duyulan inanç ve bağlılıkla birleştiğinde acıyı paylaşmak değil, gizlemek ve tek başına yaşamak sanki bir erdem sorunu haline gelir. Esas olan, 'mücadelenin geleceği ve başarısıdır.' Birey olarak çekilen acının bu bakımdan 'ağırbaşlılık' ve 'metanetle' karşılanması gerekir ve hiçbir biçimde sorgulama ve yüzleşme konusu olmaz. Acı bir sırra dönüşür artık. Kimselerle paylaşılamayan ve gizlenen bir sırra. Ne var ki insan belleği bu sırrı gizlemede, çok büyük bir dirence sahip olamıyor ve insan yaşadığı bastırılmışlığından kurtulabilmek için gün gelir hesaplaşmaya girişir.
Yeryüzünde savaşların, siyasal ve sosyal çatışmaların doğurduğu acılarla yüzleşmek artık bir realite. Çünkü, bütün dünyada, devletlerin ve siyasal iktidarların gücü, 'iktidar eylerken' kendi yurttaşlarına yaşattıkları acının düzeyiyle ölçülüyor artık. Bu anlamda iktidar olmanın ve iktidarı bu temelde sürdürme arzusundan kaynaklanan zulmün, 'gereksiz şiddetin' düzeyi, o iktidarın ya da devletin gerçek yüzünü gösterir.
Bu 'gereksiz şiddetin' ve bu şiddetin doğurduğu acıların Türkiye'de toplumsal hafızalara kazınan mirası gerçekten de çok zengindir ve unutulmazdır. Bu mirası yeniden hatırlamak ve bu mirasla yüzleşmek bakımından, yaşadığımız ve hâlâ da yasını paylaşmayı öğrenemediğimiz bunca acıdan sonra; 'hayal edilemeyecek acılardan' söz edilmesinin, ironik görülebilir belki, ama, faydalı bir yanı bile var.
Kürt sorununun çözümsüz kalmasının doğurduğu silahlı çatışma süreciyle geçen son çeyrek yüzyılda, şiddet dışı siyasal araçların ve çözümlerin reddedilmesi yüzünden insanlar hakikaten hayal bile edilemeyecek acılar yaşadı. Diyarbakır cezaevinde uzun süre tutuklu kalanların çoğu, onlara bu cezaevinde yaşatılan acının, 'hayal bile edilemeyecek' olan acının, gerçek ve bu dünyada yaşandığına bile inanamaz hale gelmişlerdi. Ölü olduklarına inanıyorlardı ve bu mekân bir cezaevi değil, bir cehennemdi. Görev yapan gardiyanlar ise bu cehennemin zebanileri.
Kürtlerin hayalgücü
Yıllar sonra Aziz Nesin, Diyarbakır'da bu cezaevini yaşayanlarla buluştu. Onlar yaşadıklarını anlattılar Aziz Nesin'e. Nesin anlatılanları dinliyor ama bir şey söylemiyor ve herhangi bir yorum yapmıyordu. Sonra ona ne düşündüğünü sordular. Anlatılanlara inanmamıştı, inanamamıştı Aziz Nesin ve gecenin ilerleyen saatlerinde masadakileri şaşırtan bir cevap verdi: "Ben Kürtlerin hayal gücünün bu kadar geniş olduğunu bilmiyordum.'
Bu cezaevinden çıkanların büyük çoğunluğu soluğu Bekaa'da aldılar. Sonra da geri dönüp dağlara çıktılar. Ve çok geçmeden de Eruh ve Şemdinli'yi basarak cumhuriyet tarihi boyunca, devlete karşı gerçekleşen isyanların, sonuncusunu başlattılar.
Düşük yoğunluklu çatışmanın kayıpları arttıkça acı ve yas büyüdü. Bir ulusal travmaya dönüştü. Bir coğrafya neredeyse insansız hale getirildi. Köyler boşaltıldı, çoğu yakılarak haritadan silindi. İnsanlar haraç mezat her şeylerini satıyor, yaşadıkları toprakları terk ediyor ve Batı illerine kaçıyorlardı. Dağlarda süren savaşta hayatlarını kaybedenlerin acısı ve yası gittikçe büyürken, şehirlerde güpegündüz gerçekleşen infazlarda siviller öldürülüyor, evlerinden alınıp götürülen insanların cesetleri günler sonra dağbaşlarında bulunuyordu.
Süleyman Demirel, 1998 yılında yaptığı basın toplantısında, düşük yoğunluklu çatışmanın 14 yıllık bilançosunu şu rakamlarla açıkladı: "Terör eylemlerinin başladığı 15 Ağustos 1984'ten Aralık ayının başına kadar bilanço: Meydana gelen 32 bin 853 olayda güvenlik güçlerinden 5 bin 555'i şehit oldu, 11 bin 168'i de yaralandı. Sivil halkın uğradığı saldırılar sonucu 5 bin 302 vatandaş şehit oldu, 5 bin 877 vatandaş da yaralandı. Teröristlere verdirilen toplam zayiat ise 35 bin 384'tür. Bunların 23 bin 938'i ölü, 749'u yaralı, 8 bin 693'ü sağ olarak ele geçirilmiş, 2 bin 304'ü teslim olmuştur."
Bu bilançonun yarattığı acılardan, hayal edilebilen ve edilemeyen acılardan dağlarda savaşan askerler, paylarını fazlasıyla aldılar. Öldüler ve öldürdüler... 'Orada' savaşmış ve bu savaşa tanıklık etmiş askerlerin, anlatılarından çok şey öğrendik, çok şey duyduk. Nadire Mater'e anlatılanları hatırlamak bile insanın yüreğini burkuyor, ruhunu acıtıyor. Birçok şeye ama en çok da cesetlerin kesilen kulaklarından anahtarlık yapıldığına, bazen de, bu kesik kulakların bir mektup zarfının içine konularak ailelere gönderildiğine tanık olan askerlerin yaşadığı travma hangi acıyla kıyaslanabilir?
Ya bu travmanın yol açtığı 'medeniyet kaybını' bu toplum nasıl unutabilir, bu ulusal yarayı nasıl iyileştirebilir ki? Şimdiye kadar yaşanan acılardan daha büyük acıları, hayal bile edilemeyecek acıları yaşamak ve yaşatmayı göze alarak mı?
"Yetti artık" anlamında Kürtçe'de güzel bir söz vardır.. "di Bese derler, di Bese!."
Not: Bugün TÜYAP'ta, saat 13'te, Evrensel basın standında kitaplarımı imzalıyorum.