Hayalet kökenler

Bazen gündemle vizyon örtüşüveriyor. Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu'nun "köken" açıklamalarının fırtınası diner dinmez, Goya's Ghosts/Goya'nın Hayaletleri'nin gösterime girmesi gibi.
Haber: ERMAN ATA UNCU / Arşivi

Bazen gündemle vizyon örtüşüveriyor. Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu'nun "köken" açıklamalarının fırtınası diner dinmez, Goya's Ghosts/Goya'nın Hayaletleri'nin gösterime girmesi gibi. Goya'nın Hayaletleri'nde ise bu köken tarama, engizisyon mahkemesinin işi olarak resmediliyor. Rahip Lorenzo'nun (Javier Bardem) katılaştırdığı engizisyon kuralları sonucu kilise mensupları günahkâr avına çıkıyor. Tabii Yahudilik de rahip Lorenzo'nun günah tanımındaki maddelerden biri. Goya'nın (Stellan Skarsgard) modeli Ines, (Natalie Portman), domuz eti yemeyi reddettiği için bu suçlamayla engizisyon mahkemesini boyluyor. Kanıtlar yetmeyince, kilise, Ines'in babasının nesiller önce Amsterdam'dan göç edip Katolikliğe dönen Yahudi bir aileden geldiğini ortaya çıkarıyor. Ines'in acı dolu günleri de böylece engizisyon nezdinde dayanak buluyor.
Goya'nın Hayaletleri, Milos Forman'ın iktidar meselesini didik didik ettiği filmlerden. Sadece kiliseninki değil, sonrasında gelen Napolyon yönetimi de Milos Forman ve senarist Jean Claude Carrier'nin hınzır, alaycı ve umutsuz bakışından nasibini alıyor. Karakterlerin, iktidara nasıl tepki verdikleri de hikâyenin belkemiğini oluşturuyor. Kökenleri 'açığa çıkarmak', iktidarın baskı yöntemlerinden biri. Bu baskı yöntemiyle mücadele de sinemanın sevdiği konulardan.
Köken saplantısı, Goya'nın Hayaletleri'nde yan tema olarak kendine yer bulsa da tamamen bu konuya odaklı önemli filmler de mevcut. Yakın tarihli örneklerden biri, Va, vis et deviens/Bir Şans Daha. Yönetmen Radu Mihaileanu, Etiyopya'dan İsrail'e kaçabilmek için annesinin Yahudi kabile üyelerinden birisi olarak tanıttığı Schlomo'nun büyüme sancılarını aktarıyor. Schlomo, siyahlara uygulanan ayrımcılıktan beziyor, ve eninde sonunda kimlik bunalımı, çevresinin önyargısıyla daha da derinleşiyor.
Malum, köken saplantısının en vahiminin yaşandığı dönemlerden biri II. Dünya Savaşı. Soykırımdan kurtulabilmek için kimliğini saklayan Yahudilerin hikâyelerinden sayısız örnek vermek mümkün. Ama Yahudilerin iktidarla mücadelesi, bu savaşla sınırlı değil. Istvan Szabo'nun Macaristan'daki bir ailenin üç nesillik hikâyesini aktardığı Sunshine/Günışığı, bu mücadelenin bir dökümü niteliğinde. Ralph Fiennes'in babayı, oğlu ve torunu canlandırdığı hikâyede konu edilen Sonnenschein ailesi, her dönem ayakta kalabilmek için, isimleri de dahil olmak üzere Yahudi kimliklerinden sürekli taviz veriyor.
Topluluk ahlakının gerçeği
Melodram üstadı Douglas Sirk'ün başyapıtı Imitation of Life/Zehirli Hayat'ta taviz değil red söz konusu. Olaylar, birbirine dayanak olan biri beyaz (Lana Turner), diğeri siyah (Juanita Moore) iki annenin ve onların kızlarının etrafında cereyan ediyor. Siyah anneden olma beyaz tenli kız (Susan Kohner), ergenlik dönemine girince siyahlığını tamamıyla reddediyor. Ne var ki meramını alttan alttan vermesiyle ünlü Douglas Sirk, kızın bu tavrını sorgulamaktansa, onu çevreleyen köken saplantısını odağına alıyor. (Zehirli Hayat, 1971'de Lütfi Ö. Akad tarafından Yıldız Kenter ve Neşe Karaböcek'in yer aldığı bir kadroyla Anneler ve Kızları ismiyle yeniden çevrilmiş, ırk unsuru yerini sınıfsal çatışmaya bırakmıştı.)
Zehirli Hayat'ta kökenini öğrenenlerden kendini sakınan genç bir kadın var. John Huston'ın The Unforgiven/Affedilmeyen'inin genç kahramanı ise Amerikan yerlisi orjininin farkında değil. Vahşi Batı'yı mesken tutan hikâyenin odağındaki karakter, Zachary ailesinin genç kızı Rachel (Audrey Hepburn). Genç kadının çocukken evlat edinilmiş bir Amerikan yerlisi olduğu söylentisi, Kiowa kabilesinin iddialarıyla birleşince beyaz ahali, Zachary'lere tavır alıyor. Yani ortada konuyla ilgili vurucu bir hikâye var. Ama yönetmenin kendisi de bu vuruculuğun gereğince perdeye geçmediğini düşünenler arasında. John Huston, otobiyografisi Açık Bir Kitap'ta senaryoyu "bir sınır kasabasında yaşanan bir ırksal hoşgörüsüzlük hikâyesine, topluluk 'ahlakı'nın gerçek doğası üzerine bir deneye dönüştürmek" istediğini söylüyor ama koşulların buna izin vermediğini de ekliyor: "Problem şuydu ki, yapımcılar bunu kabul etmediler. Onların istediği, efsanevi bir sınır adamı hakkında vurdulu kırdılı bir filmdi".
Türkiye
Türkiye sinemasında ise koşullar, bu tarz hikâyelerin perdeye gelmesine daha yeni yeni izin veriyor. Tomris Giritlioğlu'nun Salkım Hanımın Taneleri ilk akla gelen örnek. Hikâye, 1940'lı yıllardaki Varlık Vergisi'nin öğretilegeldiği kadar masum olmadığı üzerine. Filmin odağındaki karakterlerden Halit'in (Kamran Usluer) Varlık Vergisi'ne itiraz ettiğinde "Siz dönmesiniz" cevabını alması, filmin vurucu bölümlerindendi. Ama asıl şaşırtıcı olan, Salkım Hanımın Taneleri'nin gösterimi sonrası kopan fırtına. Dönemin devlet bakanlarından Yılmaz Karakoyunlu'nun romanından uyarlanan film, TRT'de gösterilince Meclis'in gündemine bile girmişti. MHP'li bir milletvekili filmi, sürgün sahnelerine dikkat çekip "Ermeni yanlısı" gibi bir tarifle nitelendirmiş, onu yayınlayan TRT Genel Müdürü'nü de "vatan hainliğiyle" suçlamıştı.
Serdar Akar'ın Dar Alanda Kısa Paslaşmalar'ı, Salkım Hanımın Taneleri gibi olay yaratmasa da senaryosundaki bir oyunla, ayrımcılığa maruz kalanların haleti ruhiyesini ortaya koymuştu. Film boyunca 'Hacı' diye hitap edilen futbol antrenörünün (Savaş Dinçel) öldükten sonra, Ermeni olduğunun ortaya çıkması, hem seyircileri hem de filmdeki karakterleri epey şaşırtıyordu.
Başka bir deyişle, sinemadaki afallatma kapasitesi, etnik algıların altını oymak için de kullanılıyor. Zaten Tarih Vakfı da Yusuf Halaçoğlu'nun açıklamalarına karşılık olarak verdiği bildiride "etniklik, durumsal ve değişkendir" diyor. Grupların, toplulukların "bugün kendilerine ne diyorlarsa, hangi dili konuşup aidiyetlerini hangi çerçevede açıklıyorlarsa, kendilerini nasıl hissedip tanımlıyorlarsa o" olduklarını söylüyor. Ne var ki yukarıdaki uzun film listesi de, pratikte buna pek izin verilmediğini ortaya koyuyor. Halaçoğlu'nun açıklamaları üzerine düşünürken filmleri izlerken hissettiklerimizi akılda tutunca ortaya çıkan başka bir şey daha var; bu 'bilimsel' tespitlerin hiç de masum olmadığı.