Hayalgücü ve demokrasi

Biz ütopyasını yitirmişler, biz belleklerini yitirmişler, biz bir zaman tünelinde tarih duygusunu yitirmişler; Nietzsche'nin "Tarih üzerine" adlı o ünlü makalesinde betimlediği koyun sürüsüne gitgide benzerken çoban değneği ve uçurum arasında bir ehven-i şer olarak belliyoruz demokrasiyi.
Haber: AYSEL TUĞLUK / Arşivi

'Yağmur yağarken camdan bir saray yerine bir tavuk kümesi görsem ıslanmamak için belki de bu kümese girerim ama kümes beni yağmurdan korudu diye de ona şükran borcumu ödemek için, onu saray gibi göremem doğrusu. Siz tabii şimdi gülerek, böyle bir durumda kümesle saray arasında fark olmadığını söyleyeceksiniz. Evet yaşamda tek amacımız ıslanmamak olsaydı dediğiniz doğru olurdu.'
F. M. Dostoyevski


Biz ütopyasını yitirmişler, biz belleklerini yitirmişler, biz bir zaman tünelinde tarih duygusunu yitirmişler; Nietzsche'nin "Tarih üzerine" adlı o ünlü makalesinde betimlediği koyun sürüsüne gitgide benzerken çoban değneği ve uçurum arasında bir ehven-i şer olarak belliyoruz demokrasiyi. Ya ateş ya buz, ya şeriat ya ordu!..
Demokrasinin tanka değil sadece düş gücüne ihtiyacı var. Eğer bir ütopyanız yoksa asla bir demokrasiniz de olmayacaktır. Bir düşümüz, bir ütopyamız olmalı; düş nasılsa bir gün gerçek olacaktır. Demokrasi yandaşlarının silaha, sopaya sarılmadan düşlerine sarılması, bizim partiyi ortak düşümüzün evi-çatısı olarak görmemiz gerekir, kavganın değil.
Üzerimizden teğet geçen bir darbenin, başkentimizde patlayan bombaların, sınır ötesi harekât söylentilerinin şokuyla sarsılırken her gün, demokrasimizin evrimleşemediği gerçeğiyle yüzleşiyor, umudumuzu azaltıyoruz. Elbette temsili demokrasiyi birçok eksiğiyle yaşadığımız ülkemizde, katılımcı demokrasiyi gerçekleştirmek kolay olmayacak. Entelektüel beyinlere, özgür iradesini var etmiş bireylere ve ortak değerlerini oluşturmuş topluma ihtiyacımız var. Bu da eşittir; toplumsal devrim demektir! Haliyle kanlı-çatışmalı eski tarz devrimlerden söz etmiyorum. Zihnimizin kapılarını açmak, zihinsel bir devrim yaratmaktır sözünü ettiğim. Gelişen teknoloji ve beraberinde getirdiği yeni ilişki biçimleri, dünyanın öbür ucunda olan bir olaydan anında haberdar olmak ve etkilenmek, insanların önüne yeni görevler getiriyor. Artık ne yeni bir keşif için İpek Yolu'nu geçme ne de düşündüklerimizi paylaşabilmek için tek tek harfleri dizilen matbaaların zorluğu var. Ama bazen öyle oluyor ki, eski Yunan'daki gibi bir meydanda toplanıp herkesin fikrini rahat rahat dile getirebileceği günleri arıyor oluyoruz. Katılımcı demokrasi derken sözünü ettiğim bu değil elbette ama artık anlamalıyız ki, sanayi devriminin oluşturduğu toplum da geride kaldı, metrik ve mekanik tekniği de kuantuma yenildi. Ve artık şu an var olan düzene ve düzeye paralel bir demokrasi arayışına girmeliyiz.
Oysa biz liseli bir kızın aşkına çevirdik demokrasiyi... Aşkın başlasın deyince başlamadığını, bitti denildiğinde de tamamen bitmediğini anlayamayan toy kızın ağlaması gibi, biz lale bahçelerinde mehtap seyrederken elin oğlunun buhar makineleri ile uğraştığını hiçe sayıp uğraşmadan, didinmeden, acı çekmeden bir şeyler olsun istiyor, bir şeyler olamayınca da demokrasiye öfkemizi çoğaltıyoruz.
Tarihin içinden baktığımızda katılımcı demokrasinin temsili demokrasi karşısında güçlü olması ilk başta kavram kargaşasına neden olabilir fakat temsili demokrasinin artık uygulanma şekliyle toplumun ihtiyaçlarını karşılayamadığı açık.
Ki, temsil sorunu uzun zamandır siyasal alanda bir garabete dönüştü. Yönetim elitleri etrafındaki kitleler her geçen gün kendilerini daha da yabancılaşmış buldular. Öyle ki gelinen noktada politikanın -ve onun daha iyi bir biçimi halen bulunamadığı için demokrasi formu- sadece tasarlayanların oynadığı bir bilgisayar oyunundan farkı kalmadı. Sorular her zamanki gibi basit ama cevapları neredeyse imkânsız. Kitleler politik eyleme/doğrudan katılıma nasıl çekilebilirler? Herkesin karar oluşturma sürecine katıldığı çağdaş agoralar kurabilir miyiz? Herkesin kendi adına karar verebilmesini nasıl sağlayacağız? Ve son bir soru; bizim adımıza karar vermelerini ne zaman yasaklayacağız? Konseyler, meclisler, konfederasyonlar şu veya bu biçimler elbette önemlidir. Ama asıl sorun; insanların politikayı katılacakları bir etkinlik alanı olarak görmemeleridir, önce bunu çözmemiz gerekiyor. Seçimler sadece bunun için iyi bir zemin ve fırsat olarak değerlendirilmelidir.
Özgürlük ve eşitlik
Protesto ve hayal kurmanın gücü ile birçok şeyin aşılabileceğini daha çok anlatabilirsek katılımcı demokrasiye bir yerden başlangıç yapabiliriz. Doğu ağırdır; nargilenin, hamamın, kaftanın bizde olması tesadüf değildir. Ya ele geçirir ya da sonsuza dek susar. Oysa şimdi anlama, anlatma ve harekete geçme zamanı. Lakin dünyada küçüldü sevgili dostlar, ruhumuz sıkıldığında nereye gideceğiz?
Eşitlik ve özgürlük matris(ler)ini katılımcıların rahatsız olmadığı, protesto etmediği bir düzleme çekmek de problemlerden biri bizim için; itiraz veya protestonun denge durumunu sağlayabilecek/matrisi dönüştürebileceği esnek durumlar oluşturabilmek nasıl olacak? Küreselleşme ile birlikte sürekli yeni özgürlük ve ifade alanlarının ortaya çıkması bizleri değişim halinde olmaya zorunlu kılıyor. Hayal gücü ve değişen yaşam standartları her geçen gün yeni özgürlük alanı yaratıyorsa, değişiklikleri katılımcı demokrasinin içine oturtmak ve özgürlükleri çoğaltırken eşitlikleri korumak gerekiyor. Zira katılımcı demokrasi bir yanıyla da özgürlük ve eşitlikleri bağdaştırma meselesidir.
Eşitlik özgürlük demek değildir çünkü; çünkü biz yasakta, sessizlikte, yoklukta değil kendimizi ifade edebilmekte eşit olmak istiyoruz.
Temsili demokrasinin içine düştüğü bunalıma yönelik bir çözüm arayışı olarak ortaya çıkan katılımcı demokrasi, yurttaşların sisteme sadece temsilcilerini seçerek dolaylı katkıda bulunmalarını değil, dernekler, vakıflar, enstitüler, bazen tüzel kişiliği dahi olmayan platformlar, kısacası sivil toplum yoluyla sistemli ya da dağınık katılmalarını öngörür.
Temsili demokrasiden katılımcı demokrasiye geçiş gerçek anlamda bir paradigma değişikliğidir ve bir dizi koşulun oluşmasını gerektirir. Bu koşullar, sorumluluklarının bilincinde ve katılımcı bireylerden oluşan bir toplum ve toplumla organik bağ kurabilmiş bir sivil hukuk devleti olarak özetlenebilir. Bunlarla birlikte katılımcı demokrasinin yolu açılacak ve temsili demokrasinin çıkmaza girmesi ile oluşmuş bunalım aşılacaktır.
Unutmamalıyız ki, artık ulus-devletin rasyonel, homojen bireylerinden, küresel dünyanın karmaşık kimlik siyasetlerinin taşıyıcısı heterojen bireylerine bir geçiş yaşıyoruz. Bütün bu değişimlerin ve yeniliklerin demokrasi düşüncesinde yarattığı yapısal dönüşümler ve bu dönüşüm sonucunda ortaya çıkan yeni siyaset biçimleri yeni bir demokratik paradigmaya ulaşmamızı zorunlu kılıyor. İşte bugün üzerinde düşündüğümüz katılımcı demokrasi her bir bireyin kendince kamusal süreçlere katılmasını davet eden, destekleyen, kolaylaştıran, dışlamaktan kaçınan kapsayıcı bir işleyişe dayanır.
Sivilleşmek
Farklılıklara imkân sağlayan ve her bireyi dikkate alan bir demokrasiniz yoksa zaman olarak da düşünme biçimi olarak da uygarlığın dışındasınız demektir. Çoğulculuk ilkesini demokrasimizin merkezine oturtamazsak, yüzyıllardır süren birlikteliğimizi ve 500 yıllık tarihsel ittifakımızı yitirebiliriz. Hem siyasal çoğulculuğu hem de kültürel çoğulculuğu, yakın tarihimizin dramatik yaşanmışlıklarına rağmen koruyabildiğimiz hayallerimiz ve umutlarımız uğruna, demokrasimize temel ilkeler olarak katabilmeliyiz.
Kültürleri birarada yaşatan, her dile, her renge, her kimliğe, tüm farklılıklara yaşama olanağı sunan bir demokrasi ülkemiz için hiç de hayal değil. Bu hepimizin hedefi olmalı ve bu ideal için birlikte çalışmalıyız. Modernizmin etkisiyle oluşan çok parçalı toplumsal hayata doğrudan müdahale alanı/gücü olarak sivil toplumumuzu yaratmalı ve 'kırsaldan' kente kadar hepimiz bu topluma katılmalı, sivilleşmeliyiz.
Türkiye tarihinde birçok kavramın çürütüldüğü, anlamsızlaştırıldığı, değersizleştirildiği bir dönem yaşıyoruz. Barış, özgürlük, demokrasi, hak-hukuk ve daha birçok kavram sıradanlaştırılmanın da ötesinde, militarist dilin ve onun kavramlarının boğucu etkisinde kaldı. Bu kavramlara ve temsil ettikleri hayat biçimini anlamak için daha yoğun bir gayret sarf etmeliyiz. Çünkü bir Kızılderili atasözünün söylediği gibi, bir şeyi ancak anlamaya başladığınızda seversiniz.

AYSEL TUĞLUK: Diyarbakır bağımsız adayı

* * * * *
Mübadeleden önce
TMMOB Mimarlar Odası ve Birzamanlar Yayıncılık, Sinasos: Mübadeleden Önce Bir Kapadokya Kasabası isimli kitabın yayınlanması vesilesiyle panel düzenliyor. Yarın 18.00'de TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi'nde gerçekleştirilecek panelin konuğu, kitabın editörü Evangelia Balta. Sinasos: Müsadeleden Önce Bir Kapadokya Kasabası'nda bugün Mustafapaşa olarak anılan Sinasos'tan 1924'teki mübadelede gitmek zorunda kalan Rum köylülerin çektiği fotoğraflar, arşivlerden görüntülerle destekleniyor. Panele konuşmacı olarak katılacak isimler, Marmara Üniversitesi'nden Prof. Dr. Ayhan Aktar, Yıldız Teknik Üniversitesi'nden Doç. Dr. Esra Danacıoglu, Lozan Mubadilleri Vakfı'ndan Sefer Güvenç ve Birzamanlar Yayıncılık'tan Osman Köker. (0212-227 69 10)