Hayati bir dönemeç

Hayati bir dönemeç
Hayati bir dönemeç

Ülkenin 21 ilinden kopup Ankara?ya gelmiş olan 12 bin Tekel işçisi, aileleriyle birlikte kahramanca mücadele ediyor.

Onlarca yıldır işçi ve emekçilerin bütün kazanımlarına ve geleceklerine yöneltilen neoliberal taarruzdan sonra, son bir yılın ekonomik krizi bütün emekçileri bu kadar sarsmışken, herkes köşesine çekilmiş oturuyor mu?
Haber: SUNGUR SAVRAN / Arşivi

Türkiye, sarsıntılar içinde hızla bir uçurumun kenarına sürükleniyor. İlk bakışta neredeyse anlaşılmaz gibi görünen genel tablo, aslında bir dizi temel çelişkinin iç içe geçmesinin ürünü. Ülke, bir süredir üç büyük savaşın etkisi altında kıvranıyor: Bütün bölgeyi saran emperyalist sürekli savaş, Kürt sorunundan doğan savaş ve burjuvazinin politik iç savaşı. Üstelik bu savaşların her biri ötekileri etkiliyor ve ortaya bir kördüğüm çıkıyor. Bu savaşların ilerici bir çözüme açılması, Türkiye’nin bugünkü güç dengeleri içinde mümkün değil. 

Düpedüz iç savaşa mı?
Bugün birçok insan bir “iç savaş”tan, bir “kurumlar arası savaş”tan söz etmeye başladı. Nasıl etmesinler ki? Son bir-iki ay içinde neler neler oldu! MİT görevlilerinin Erzincan’da polise silah çekmesine ramak kaldığı basına yansıdı. Genelkurmay’dan askeri personele, polise karşı silah kullanılmaması yolunda talimat verildiğine dair haber basına sızdı. Hakimlere, savcılara, mafya soruşturması dolayısıyla değil, TSK belgelerini araştırdıkları için kurşun gönderildi. Meclis komisyonu, polise ve MİT’e ağır silah ithal etme yetkisini veren yasal düzenlemeyi TSK’nın itirazlarına rağmen kabul etti. Genelkurmay Başkanı, bir fırkateynden herkesi tehdit etti. Bütün bu olayların en yüzeysel gözlemciye bile “iç savaş” fikrini çağrıştırmaması mümkün mü?
Olan biteni doğru anlamak gerekiyor. Türkiye hızla burjuvazinin ekonomik ve politik iç savaşının bir askeri iç savaş haline gelmesine doğru evriliyor. Burjuvazinin iki fraksiyonu, Batıcı-laik burjuvazi ile yükselen İslamcı burjuvazi arasındaki ekonomik paylaşım savaşı, bugüne kadar hükümet ile TSK kampları arasında bir savaş olarak seyrederken, şimdi burjuva düzeninin silahlı güçleri arasında bir savaşa dönüşmüş durumda: Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK), polis ve MİT birbirine girdi. Yargı da orta yerinden bölündü. Bu gerilim, her an bir patlamayla sonuçlanabilir. Böyle bir iç savaşta ilerici bir saf olması mümkün mü?

Musul-Kerkük açılımı krizde
Yaz aylarından itibaren Kürtlerin yanı sıra ilerici, demokrat, sosyalist çevrelerde büyük umut yaratan “açılım” süreci, bugün derin bir kriz içinde. Bunun nedenini anlayabilmek için “açılım” adıyla anılan sürecin kendisinin doğasını doğru kavramak gerekiyor. AKP hükümetinin TSK desteğiyle yürütülen “açılım” politikası, esas olarak Türkiye Kürtlerine değil Irak Kürtlerine, daha yalın biçimde söyleyecek olursak Barzani yönetimine bir açılımdır. Türkiye burjuvazisi ve devleti, ABD’nin himmetiyle, Barzani politikasını değiştirdi, onun yönettiği bölgeyi ekonomik, politik ve askeri olarak himayesine almaya yöneldi.
Türkiye’de “açılım” diye anılan süreç, bu yeni yönelişin türevidir. Amacı, Kürt savaşının bu yeni ilişki önünde bir engel olarak yükselmesini önlemek. Daha açık şekilde söylenecek olursa, “açılım”ın Türkiye içindeki ayağının amacı, Kürt sorununu değil Kürt hareketini çözmektir. Bunun için de bir dizi yöntemle, Türkiye’nin Kürtleri AKP saflarına, AKP olmazsa Barzani saflarına kazandırılmak isteniyor. “Açılım” sürecinin bugün içine girdiği krizin kilometre taşlarını incelemeye yerimiz yok. Ama sonuç şu: “Açılım”, Kürt halkı Barzanicileşmeyi reddettiği için krize girdi.
Peki şimdi ne olacak? İşte size ikinci bir patlayıcı çelişki! Bu çelişkinin ardında yatan üçüncü büyük savaş tehdidi ise Türkiye’nin başının üstünde hep bir Damokles kılıcı gibi asılı. ABD sürekli savaş politikasında Türkiye’yi her türlü yoldan kullanmak istiyor. Türkiye burjuvazisi ve devleti de (Kürt sorununda iki taraf arasındaki çelişki aşılabildiği ölçüde) buna hazır. Afganistan, Irak, Lübnan, İran, hatta Gürcistan: İşte üçüncü savaşın yarattığı olasılıklar. Beğendiğinizi seçin!

Ya kitleler?
Türkiye’yi kıvrandıran bütün bu çelişkiler içinde halk kitleleri uyuyor mu? Onlarca yıldır işçi ve emekçilerin bütün kazanımlarına ve geleceklerine yöneltilen neoliberal taarruzdan sonra, son bir yılın ekonomik krizi bütün emekçileri bu kadar sarsmışken, herkes köşesine çekilmiş oturuyor mu? Tabii ki, hayır! Kürtlerin sözünü bile etmeyelim. Onlar zaten yıllardır yorulmadan, usanmadan mücadele ediyorlar. Ama ya ötekiler?
Maalesef onlar da mücadele ediyorlar. İzmir ve Bigadiç’te Kürtlere, Edirne’de ve Erzincan’da demokratik hakları savunanlara, Manisa Selendi’de Romanlara karşı linç girişimleriyle mücadele ediyorlar! Bütün bu olayların ardında, kuşkusuz Türkiye toplumuna zerk edilen milliyetçi ve ulusalcı zehrin etkisi var. Ama aynı zamanda bu saldırgan insanların arasında son bir yıl boyunca işsiz kalmış, dükkânını kapatmış, kredi kartı borcunu ödeyemez duruma düşmüş milyonların olduğunu da unutmamak gerekiyor. Bakın İtalya’da, tam da Selendi’den Romanların sürülmesiyle aynı günlerde, göçmen işçiler nasıl apaynı yöntemlerle yoksulların ve polisin saldırıları altında bir kasabadan sürüldüler.
Türkiye’nin uçuruma doğru bu gidişini durdurmanın yolu, ülkenin kimyasını değiştirmekten geçiyor. Bütün bu mücadelelere sınıf mücadelesini eklemekten geçiyor. Sınıf mücadelesi Türk işçi ve emekçileri; Kürtlere ve Romanlara saldırmak yerine gerçek suçluya, kendilerini işsiz ve aşsız bırakan kapitalist sistemle mücadeleye yöneltecektir. Bugün işçi sınıfının tamamen gerici ideolojilerin etkisi altında olduğunu söylemek bizim iddiamızı çürütmez, güçlendirir! Onları bu gerici ideolojilerden kurtaracak olan tam da sınıf mücadelesidir. Mücadele eden, hükümetin baskısıyla, devletin polisiyle, burjuvazinin medyasıyla karşı karşıya gelen insanın bilinci değişir. Toplumun çelişkilerini farklı biçimde algılamaya, hiddetini gerçek davalara yöneltmeye başlar.
Bugün sınıf mücadelesinin yükseltilmesi için altın değerinde bir olanak doğmuş bulunuyor. Bu ülkenin 21 ilinden kopup Ankara’ya gelmiş olan 12 bin Tekel işçisi, aileleriyle birlikte kahramanca mücadele ediyor. Bu mücadele bütün toplumun sempatisini kazanmış durumda. Üstelik, 25 Kasım kamu emekçileri grevinin, bunun ardından demiryolu çalışanlarının verdiği mücadelenin hemen üstüne geliyor. Tekel mücadelesi, sadece on binlerce insanın geleceğini ilgilendirdiği için önemli değil. Çok daha büyük önemi, sınıf mücadelesinin genelleştirilmesi açısından bir kapı açmasında. Eğer bu kapı sonuna kadar açılırsa, kontrgerilla da tasfiye edilir, Kürt sorunu da çözülür, Türkiye’nin sürekli savaşta yeri de değişir.
Öyleyse hepimiz bir olup sendikaları, en başta da Türk-İş yönetimini göreve çağıralım. Haydi durmayın, sendikanıza, meslek odanıza, hangi örgüte üye iseniz oraya gidin ve Türkiye’nin ekmek gibi, su gibi, hava gibi bir genel greve ihtiyacı olduğunu haykırın! Kördüğümün çözülmesine siz de katkıda bulunun!