Haydi çocuklar okula!

Her yıl okullar açılırken istisnasız aynı oyuna tanık oluyoruz. "Bu yıl şu kadar öğrenci okula başladı" ya da "Ders zili çaldı, şu kadar minik okullu oldu" klişesi ile açılan perdede...
Haber: SELDA POLAT / Arşivi

Her yıl okullar açılırken istisnasız aynı oyuna tanık oluyoruz. "Bu yıl şu kadar öğrenci okula başladı" ya da "Ders zili çaldı, şu kadar minik okullu oldu" klişesi ile açılan perdede, eğitim sürecinin minik aktörleri gözyaşları içinde duygularını mikrofonlara dökerken, öteki aktörler (bakan, öğretmen, veli) gözyaşı dökmeksizin aynı mikrofonlara eğitimin sorunlarını anlatır durur. Okullulaş(tır)ma ile birlikte eğitimin sorunları aklımıza geldiğinden toplu dövünme seanslarıyla bir hafta sürer bu oyun. Sonrası malum, oyunun bitiş zamanı gelmiş, sorun bir süre konuşulmuş, dertleşilmiş, eteklerdeki taşlar ortaya dökülmüş yani herkes rolünün hakkını vermiştir. Bu durumda oyunu daha fazla sürdürmenin anlamı da yoktur zaten. Üstelik, bu kadar sorunun, açmazın içinde şu kadar öğrencimiz okullu olmuş başarısı vurgulanarak meselenin üstü de gelecek yıla kadar örtülür, perde kapanır. Çocuklarımız, 60-70 kişilik sınıflardaymış, okullarımızın çatısı akıyormuş, bacası tıkalıymış, zaman zaman elektrik-su-yakıt yoksunluğu yaşanıyormuş, okulların yeterince parasal kaynağı yokmuş, eğitim araç gereçlerinin temininde sıkıntı varmış, öğretmensiz okullar varmış vs., bunlar önemli değilmiş, önemli olan öğrenci sayımızdaki artışmış gibi başarının haklı gururunu da yaşayarak mutlu mesut işimizin başına döneriz topluca istisnasız her yıl.
23.08.2007 tarihli Radikal gazetesinde yer alan iki haber vardı. Biri Milli Eğitim Bakanlığı'nın öğretmen atamaları ile ilgiliydi. Habere eşlik eden fotoğrafta gencecik iki genç kız (öğretmen adayı) nefesleri tutmuşçasına bekliyordu. Söz konusu habere "Yeni Çalıkuşları rota belirledi" başlığı eşlik ediyordu. İkinci habere gelince; iki genç, biri erkek, biri kız üniversite kazanmıştı. Bu iki yoksul genç dişlerini tırnaklarına takarak çalışmışlar ve üniversiteyi her türlü zorluğa rağmen kazanmışlardı. Ülke olarak böyle azimli gençlerimiz olduğu için ne kadar gurur duysak azdı. Yoksul ve başarılı bu iki gencin vesikalık fotoğraflarına ise "İki hayırsever gerek!" başlığı eşlik ediyordu. Ertesi gün aynı gazeteden öğrendiğimize göre, gazeteye telefonlar adeta yağmış. Tahmin edileceği üzere, hayırseverlerin duyarlılığı, devletin duyarsızlığı içinde iki yoksul gencimiz kurtulmuştu. Yorgan gitti, kavga bitti misali geçici bir çözüm üretilmiş ve mesele kapanmıştı.
Çözüm: Çalıkuşları
Yukarıdaki iki haber Türkiye'de eğitim sisteminin resmini en iyi betimleyen tablodur. Bir yandan öğretmen, öte yandan öğrencisiyle bu tabloda öğretmene biçilen Çalıkuşu rolünün açılımı şudur: Gittiğiniz yerde kendinizi bir sorun yumağı içinde bulacaksınız. Sizden beklenen, koşullarınız, okutacağınız çocukların koşulları ne olursa olsun insanüstü bir gayretle günübirlik çözüm üretmektir. Devletin sınırlı kaynakları bu kadar çocuğun okutulmasına yetmeyeceğinden, siz "Çalıkuşları" çözüm üretme konusunda yetkili kılındınız. Gidilecek rotanız belirlenirken, aynı zamanda meslek tanımınızın içinde yer almamasına karşın, mesleki rotanız da geçici çözümler üretebilme olarak belirlendi.
Aynı noktada öğrenciye daha doğrusu yoksul öğrenciye biçilen rol de koşullarınız ne olursa olsun, okumak, başarmak, hep başarmaktır. Başarılı olmak için okul dışında çalışabilir, mendil-simit satabilir, ayakkabı boyayabilir ve okuma azminizin önündeki engelleri yok edebilirsiniz. Sınırlı kaynaklarımızla hepinize ulaşmamız mümkün olmadığından, başınızın çaresine bakabilirsiniz. Size yoksunluklarla birlikte mücadele edeceğiniz her biri birer Çalıkuşu öğretmenlerinizi de gönderdik.
Bu iki yoksul gencin çığlığı çok önemli. Çığlık esasında Türkiye'de eğitim sisteminin eşitsizlikler üzerine kurulu olduğunun, sınıfsal eşitsizliklerin yeniden üretildiğinin, eğitimde fırsat eşitliği vurgusuyla gerçekte eşitsiz eğitime meşruiyet kazandırıldığının acı çığlığıdır. Anayasa'da sosyal hukuk devleti olarak tanımlanan Türkiye Cumhuriyeti, aynı sosyal devlet olma özelliğini toplumsal alanlarda göstermiyor. Devletin temel görevleri arasında kamusal bir hizmet olarak, eğitimi sağlama yükümlülüğü vardır. 1982 Anayasası'nın eğitimle ilgili 42. maddesi, "Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz" hükmü ile başlar. Anayasal bir hak olarak bireylerin öğrenim görme hakkını sağlama yükümlülüğü olan devlet, işi hayırseverlere havale etmeye de yükümlü müdür? Özünde hayırseverlik gönüllülük esasına dayanır ve bağışı yapan, bağış alanı kendisi seçerken, alıcının bunu bir hak olarak talep etme hakkı yoktur. Oysa, devlet, eğitim hizmetini yerine getirmeye zorunludur ve hizmeti sunarken hizmet alacağı kişileri seçemez. Bununla birlikte karşısındaki bireyin de hizmeti hak olarak talep etme hakkı vardır.
Politika sorunu
Türkiye'deki gelir dağılımı eşitsizliğinin bir yansıması olarak kabul edilebilecek eğitimdeki eşitsizlik olgusunun, Çalıkuşu öğretmenlerle ya da hayırseverlerle çözümlenmeye çalışılmasında neden ısrar ediliyor? Bunun yanıtı, siyasi otoritenin eğitime belirlediği yönle ilişkilidir. Eğitim temelde politika sorunudur ve eğitimde eşitsizlik Türkiye'de uygulanan ekonomik-toplumsal politikanın sonucudur. Dolayısıyla, eğitimde eşitlik koşullarını yaratma/sürdürme öncelikle siyasetin konusudur, öğretmenin ya da hayırseverlerin değil. 1995 yılında imzalanan Hizmet Ticareti Genel Sözleşmesi (GATS) ile kapılarını küresel sermayeye açan, aynı zamanda bu sözleşmeyi imzalayan Türkiye Cumhuriyeti, küresel aktörlere verdiği taahhüt gereği eğitim hizmetini, seçkinci eğitim anlayışıyla parası olanın hizmetine soktu. Bu taahhüt eğitim sürecinin amaç ve içeriğinde dönüşümleri kapsıyor. Eğitimin dönüştürülen amacı, özelleştirmeler, ilköğretimde kaynak sıkıntısı bahane edilerek talep edilen katkı payı, üniversitelerde toplanan harç paraları, hizmetten yararlanan öder ilkesiyle özdeşleşen iktisadi amacın, eğitime yansımış halidir. Eğitimin içeriğindeki dönüşüm ise, devletin kendisini ilköğretim hizmetiyle sınırlaması, daha üst öğrenimler için kaynak ayırmak istememesi ve üst öğretim kademelerini piyasa işleyişine açarak, eğitimi kâr temelinde meta haline getirmektir. Yani piyasanın istediği becerilerle donanan kişi, bu donanımı kazanabilmek için kendisine yatırım yapmalı, hizmeti doğrudan kendisi satın almalıdır. Kişinin alacağı hizmetten toplumun bir faydası olmadığından, devlet böyle kamusal bir yükü taşımak zorunda kalmamalıdır.
Sonuç olarak, sınıflarımızın kalabalıklığı, okulların öğretmensizliği, eğitim araç gereçlerinin sağlanamaması, okulların fiziksel koşullarının yetersizliği, merkezi sınavlarda sıfırcı öğrencilerin sırrı, eğitimin uğradığı dönüşümün, yani eğitimdeki neoliberal dalganın sonucudur. Bu nedenle öğretmenlerimiz Çalıkuşu oluyor, öğrencilerimiz yardım için çığlık atıyor. Yine de biz, sorunlarla gölgelenen eğitim süreci içinde şu kadar öğrenciyi okullulaştırdık. Zil çaldı. Haydi çocuklar okula!

SELDA POLAT: Öğretmen