Her devrin zabıt kâtipleri

Her devrin zabıt kâtipleri
Her devrin zabıt kâtipleri

Ahmet Şık ve Nedim Şener in tahliye talepleri Perşembe günü reddedildi.

Hafızalar siliniyor çarçabuk ama şükürler olsun ki arşivler yerinde duruyor. Ve kimi hızlı gazetecilerin yıllar boyunca sırtlarını dayadıkları erkin asla değişmediğini arşivler sayesinde öğrenebiliyoruz
Haber: ERTUĞRUL MAVİOĞLU / Arşivi

Linç gazetecisi tariflere sığmaz. 1940’lı yıllarda Tan matbaasını büyük bir iştahla darmadağın edip, ardından marifetmiş gibi böbürlenebilir gazetesinin sütunundan örneğin. 1950’li yıllarda Nazım Hikmet’e saplar kalemini, ucunu alabildiğine sivrilterek. 1960’larda Adnan Menderes’i; 1970’lerde Deniz Gezmiş’i; 1980’lerde tüm sol örgütleri, sendikaları, halkı; 1990’larda tarlalara atılan dizi dizi cesetleri; 2000’lerde Ahmet Kaya’yı ya da elleri kolları bağlı hapiste yatan insanları, hedefine koyup altta kalanın üzerinde tepinmekten ibarettir bütün harcı.
Nazım Hikmet’in doya doya yüzüne tükürülmesi gereken bir ‘vatan haini’, Adnan Menderes gayri meşru çocuğunu öldürten, kasasında kadın iç çamaşırı saklayan bir ‘ahlaksız’, Ahmet Kaya çatal bıçak yağmuruna tutulması icap eden bir ‘bölücü’ olduğunu onlar sayesinde öğreniriz.
Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan ile birlikte 6 Mayıs 1972’de darağacına gönderilen Deniz Gezmiş’in dolabında çıplak kadın fotoğrafları bulunduğunu yayar, bu temiz hayata çalacak başka bir kara bulamadığı için. 

Hak etmek
12 Eylül 1980 faşist cunta iktidarken, tanınmış devrimcileri ya ‘lüks yaşam tutkunu’ ilan eder ya da ‘porno düşkünü.’ Ülkenin bodrum katlarında işkenceden inim inim inlemişler, ne gam?
Metin Göktepe, 1996’da polisin dayağıyla değil, sandalyeden düşüp ölmüştü resmi açıklamaya göre. İnanmayan mı var? Hemen ‘madalyonun öbür yüzü’nü sırıtkan bir ifadeyle gösterir ekrandan: Göktepe’nin ‘TDKP üyesi olduğu’ için bir zamanlar gözaltına alındığı gerçeğini yakalamıştır. O halde ölümü de hak etmiş midir Göktepe?
‘Alçakları tanıyalım’ başlığı atar, 1997’de. Kendi meslektaşını hedef tahtasına oturtmanın, ‘vahiy’ gibi geldiğine inanmayın hiç. 28 Şubat’ın ünlü medya andıcı ortaya çıkınca maymunun ardı da görünür.
Milenyum diye fazla heyecan gereksiz. 2000’li yıllarda da değişen fazla bir şey olmaz. Adalet Bakanlığı ellerinden tutup gezdirdi ya, hemen bilgisayarlarının başına oturup yazar: F tipi cezaevleri, hem Avrupa standartlarında, hem de ultra modern. ‘Hücre’ var diyenler düpedüz yalancı! Üstelik üretilen direnci de ayağının altına almakta beis görmez. Sonrasında bu ‘sahte oruç’ yüzlerce insanın hayatına mal olmuş, kimin umrunda? 

Yeni hedef
Meslek hayatının toplamını (ki 20 sene ediyor) faili meçhul cinayetler, derin devlet, kontrgerilla, Susurluk, Ergenekon, işkenceler, devlet kaynaklı katliamlar ve cinayetlerle ilgili haberlere hasretmiş bir gazeteci gün gelip, resmen tam da karşı olduklarının safında, yani Ergenekoncu olmakla suçlanınca, kara propagandanın çarkları durur mu? ‘Söz konusu olan Ergenekon davası ise gerisi teferruattır’ diyerek hemen imdada yetişir. Varsın deli gömleği sırtına uymasın, kolayı var: O halde Ahmet Şık’ın ‘deli’ olduğu ispatlanacaktır. 

Kara propaganda sahnede
Bu minvalde, ilkin Taraf’tan Alper Görmüş gösterdi boyunu. Sanki Ahmet Şık, Görmüş’ün yayın yönetmenliği yaptığı Nokta ekibinde değilmiş gibi, “Darbe Günlükleri haberini Ahmet de dergi çıktıktan sonra gördü” dedi ve kurtuldu sırtındaki etik yükten.
İşaret fişeğini Sabah’tan Emre Aköz gördü ve ‘Zaman’ın ruhuna uyarak, ‘Yoldaşlık kaygısıyla kamuoyunu yanıltma’ başlıklı bir yazı döktürdü. Akit durur mu? “Gazeteci değil, provokatör” başlığı atıp, Ahmet Şık’ı manşete çekti. Ahmet’in evinde yapılan arama sırasında “Erzincan’da jandarmanın yaptığı telefon dinleme kayıtları bulunmuştu.” Kimileri ‘yoldaşlık kaygısıyla kamuoyunu yanıltmayı hedefleyen’ yalanıyla, Ahmet ise tezgâhladığı provokasyonla suçüstü yakalanmıştı işte.
Akit gazeteyse ve bünyesinde gazeteciler çalışıyorsa, Ahmet Şık’ın bilgisayarından çıktığı söylenen bu dinleme kayıtlarının, artık bayatlamış olduğunu bilmez mi? Bu dinleme kayıtlarının Erzincan Cumhuriyet Başsavcılığı’nın İsmailağa cemaatiyle ilgili yürüttüğü soruşturma kapsamındaki dosyanın içinde olduğunu ve ilk kez www.t24.com.tr adlı internet sitesinde yayımlandığını hiç duymamış mıdır? Üstelik www.t24.com.tr sitesinde bu kayıtların haberleştirildiği günlerde CNN Türk’te de bir dosya halinde ekranlara taşındığından habersiz midir? Ergenekon davasının belgeleri gibi, İsmailağa cemaati davasının belgelerinin de bu konularla ilgilenen her gazetecide bulunuyor olması kadar doğal bir şey olduğunu bilmez mi? 

Bulandırma, sulandırma
İlker Başbuğ’un doğum gününü kutlayarak büyük bir gazetecilik başarısına imza atan Fuat Uğur’un Ahmet’le ilgili kanaatlerini geçelim. Ama Orhan Miroğlu’nun itibarsızlaştırma korosuna sesini eklemesi önemsiz değil. Yazısından, Kırk Katır Kırk Satır’ın girişine şöyle bir göz attığı anlaşılan Miroğlu, Şık’ın büyük emeği olan bu kitabı, ‘Ergenekon piyasası’na dâhil edip, ‘suyu bulandırma amacıyla yazıldığı’ hükmüne vardı bir çırpıda. Oysa okumayı bırakın, biraz karıştırma zahmetine katlansaydı, örneğin kendisinin yaralı kurtulduğu Musa Anter cinayetinin bir ‘derin devlet operasyonu’ olduğunun belgelerini görecek, Anter cinayetiyle Ergenekon arasındaki derin bağa yapılan vurguyu okuyabilecekti. Bu ayıbı görmezden gelmek mümkün belki ama Miroğlu bununla da yetinmeyip, “Ahmet Şık tutuklandı. Ama kuşkusuz fikirleri yüzünden değil” diyerek savcılığa da soyundu. Oysa Ahmet Şık’a ne savcılık ne de hâkim sorgusunda, gazetecilik faaliyetleri dışında herhangi bir soru yöneltilmişti. Peki Şık’a karşı savcıyla ağız birliği eden Miroğlu, Diyarbakır Cezaevi’nde geçirdiği üç yıl boyunca kendisine reva görülen adaletin ne menem bir şey olduğunu unutmuş olabilir mi? 

Muktedirin etekleri
Hafızalar siliniyor çarçabuk ama şükürler olsun ki arşivler yerinde duruyor. Ve bu hızlı gazetecilerin yıllar boyunca hedefe yerleştirdikleri isimler farklı olsa da sırtlarını dayadıkları erkin asla değişmediğini arşivler sayesinde öğrenebiliyoruz. Dahası her devrin ‘zabıt kâtipleri’nin yazıp çizdiklerinin kısa süre içinde nasıl ipliğinin pazara çıktığını da.
İstediğimiz kadar ‘bu yol yol değil’ diyelim. Onlar yol olmayan yoldan yürümeye devam edecekler. Çünkü inanmışlar bir kez, muktedirin eteğine yapışarak gerçeğin üzerini de örtmeye muktedir olacaklarına.