'Heteronormatif' bir kadınlık dili

Gözünüze takılmış, dikkatle okumuş muydunuz ya da çok fazla ilginizi çekmemiş, şöyle göz ucuyla bakıp diğer sayfaya mı geçmiştiniz bilmiyorum ama radikal iki'nin 22 nisan 2007 tarihli sayısında dtp eşbaşkanı sayın Aysel Tuğluk'un...
Haber: SERAP AKÇURA / Arşivi

gözünüze takılmış, dikkatle okumuş muydunuz ya da çok fazla ilginizi çekmemiş, şöyle göz ucuyla bakıp diğer sayfaya mı geçmiştiniz bilmiyorum ama radikal iki'nin 22 nisan 2007 tarihli sayısında dtp eşbaşkanı sayın Aysel Tuğluk'un "kadınlığın edinilmiş gramerini bozmak" başlığıyla yayımlanmış bir yazısı vardı. başlığı ve altbaşlığını görür görmez, transseksüel ve feminist bir kadın olarak benim hemen ilgimi çekti ve merakla okumaya başladım. zira yazının altbaşlığında şu iki cümle yan yanaydı: "cinsiyet üstü bir dile ihtiyacımız var. karşı cinsin diliyle özgürlüğümüzü aramaktan vazgeçelim".
feminist literatürü hiç sektirmeden ya da orasından burasından izleyen, bu konuda kafa yoran yormayan birçok kadına, bu iki cümlenin yan yana yer alıyor olması garip gelmemiş olabilir. son derece iyi niyetle, yol gösterme amacıyla kaleme alınan, birçok doğruyu etkileyici bir tarzda vurgulayan yazıdaki kimi noktalar hakkında dikkat çekmem gerektiğini düşündüm, Tuğluk'un beni yanlış anlamayacağını umarak...
yazının giriş bölümünde "kadın dostlarım anlasın istiyorum: karşı cinsin egemenliğini durdurmanın tek bir yolu var, kendimiz olacağız, kendimizle olacağız... bir siyasi parti lideri ve bir kadın olarak sizden bize verilmiş olan cinsiyetimizin gramerini anlamanızı ve onu yok edecek istence sahip olmanızı istiyorum; başka bir şeyi değil!" diyordu Tuğluk. sorunu doğru yerden yakalamıştı. bu gramer konusu gerçekten de çok önemliydi ve kadının özgürlüğü için yok edilmesi gerekliliği açıktı. ama bu grameri doğru okuma açısından yazıda ve bu yazının temelinde yer alan "bakış"ta bazı sorunlar olduğunu düşünüyorum. öncelikle "bize verilmiş olan cinsiyetimizin grameri" ile "karşı cinsin dili"nin aynı dil olduğu, kaynağının "erkek" yani "karşı cins" değil, "ataerki" olduğu ve erkekegemen ideolojinin temel unsurlarından biri olduğundan hareketle, bu dilin bazı temel niteliklerine bir gözatalım.
bu dil, insanı ve toplumsal yaşantıyı cinsiyet temelinde sınıflandırma üzerine kuruludur ve böylece günlük yaşamda toplumsal cinsiyet ayrımını sürekli yeniden üretir. yani cinsiyetçidir. biyolojik indirgemeci bir yaklaşımla, yalnızca heteroseksüel kadın ve erkek eksenli dikotomik bir toplumsal cinsiyet anlayışı üzerine kuruludur. yani heteronormatiftir ve bunun sonucu olarak da heteroseksisttir. toplumsal hiyerarşiyi erkek, kadın ve diğer bozuklar! biçiminde oluşturur.
şimdi Tuğluk'un yazısına geri dönecek olursak, yazıda sıkça yer alan "karşı cins" betimlemesinde bu iki cinsiyet dikotomisini ve "heteronormativite"yi görmemek mümkün değil. yukarıda sorunlu bulduğumu belirttiğim "bakış" tam da budur. heteroseksüellik "normal", bunun dışındaki cinsel yönelim ve kimlikler "anormal"dir, "bizden" değildir. örneğin doğuştan, biyolojik olarak dişi üreme ve cinsel organlara sahip olan kadın "normal"dir, sonradan cinsiyet düzeltme süreci yaşayan transseksüel kadın ise "anormal!" kadını arzulayan bir erkek ya da erkeği arzulayan bir kadın "normal"dir, kendi cinsini arzulayan ise "anormal!"
Travestizm
bu heteronormatif ve biyolojik indirgemeci "bakış" yazıdaki şu paragrafta doruğa çıkıyor: "sorunlarımız varoluşumuzdan, tarihten, yaşayan sistemimizden, kullandığımız dilden, içimizdeki şüpheden ve belki de metafizikten kaynaklanıyor. hiç adet olmamış, premenstüel sendromu yaşamamış, hiç doğum yapmamış, epizyo ile vajinası yarılmamış -karşı cinsimizin kendi imgesinde yarattığı- muhteşem kadının da yazık ki bizimle pek bir ilişkisi yoktur... melekler adet görmezler. şairin aşkı kesinlikle biz değiliz. erkeğin içinde dolaşan kadın başkadır: o adet olmayan, doğurmayan, bıyıkları ve bacak kılları olmayan, yapılı bir patolojiye âşıktır. yazık ki bu patoloji yüz bin doğumda bir rastlanacak kadar seyrektir! ama analitik erkek zekasının bu soruna, tanrının veya doğanın gerçek aşkını yaratmadaki cimriliğine, bir çözümü vardır: travestizm."
yani yapay, doğal ve asla bizden! olmayan, bozuk, ucube bir fetiş nesnesi... -burada sayın Tuğluk'un "travestizm" olarak adlandırdığı şeyin aslında transgender (cinsiyet geçişi) olgusu olduğunu sanıyorum. çünkü travesti sözcüğü, travestizm bizim coğrafyada genellikle yanlış biliniyor ve kullanılıyor.-
peki bu grameri, dili nereye koyacağız? hiyerarşiye, ayrımcılığa kadın lehine karşı çıkarken, karşı cins, bizim cins ve diğer bozuklar! biçimindeki bakışımızı nasıl adlandıracağız? kullandığımız dilin heteroseksist niteliğini, hiyerarşiyi ve heteroseksüel erkek-egemen ideolojiyi sürekli yeniden ürettiğini görmeden yeni bir dili nasıl oluşturacağız? "karşı cinsin dili"yle benzer niteliklere sahip bir "kadınlığın dili" bir yanıyla hep eksik ve bu nedenle yanlış bir dil olmayacak mı?
oysa doğru bir sezgiyle, bir sistemi, grameri "yok etmek"ten söz etmiyor muyduk? "cinsiyet üstü bir dile ihtiyacımız var, şu ana değin yapılmamış, söylenmemiş bir 'yeni'ye ihtiyacımız var, o 'yeni'ye kadınlığın edinilmiş -asla kendisine ait olmayan- gramerini bozarak ulaşılacaktır" demiyor muyduk? bu "cinsiyet üstü" dili nasıl oluşturacağız?
evet, tespit doğru: "sorunlarımız yaşayan sistemden kaynaklanıyor" ve kadının özgürlüğü ancak bu ataerkil sistemi yok edebilmekle mümkün olacak. yalnızca kadının özgürlüğü mü? hayır: erkeğin özgürlüğü de... ataerkil sistemin erkeğe dayattığı toplumsal cinsiyet rolü "erkeklik" yalnızca kadını ezmiyor zira, erkeği de eziyor. ama daha da ince elersek görmek gerekir ki, eşcinsel, biseksüel, travesti, transseksüel kadın ve erkekleri, interseksi, yani doğuştan çift cinsiyetliliği heteroseksüel kadın ve erkeklerden "bir başka" eziyor. Bu nedenle "kadın hissi ve aklıyla, -eril dayatmalarından vazgeçerse eğer- erkekle zamanın ruhuna uygun bir hayat, ortak değerler de yaratabiliriz" önermesini kurtuluşa dair reformist bir önermeden ziyade bu "cinsiyet üstü" değerleri yaratma yönünde tüm cinsiyet kimlikleriyle ortak, devrimci bir politika oluşturma umudu olarak algılamak istiyorum. bu devrimci politikanın başarıya ulaşmasının da ancak tüm ezilenlerin ortaklaşabileceği bir "kadınlığın dili" kurulabilmesiyle mümkün olacağını düşünüyorum.
sevgili ayşe düzkan Kaos GL/Gey-Lezbiyen Kültür Dergisi'nin dosya konusu "feminizm ve eşcinsellik" olan sayısında çok güzel bir örnekleme yapmış: "bir sistemin ortadan kalkması her zaman devrimci bir süreçle olur. devrimci süreç, toplumsal altüst oluştur, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmamaya başlamasıdır. bazı eşcinseller haklı olarak şöyle diyor: 'biz sadece erkekleri arzuluyoruz ve tüm haklarda eşit olmalıyız.' doğru. bunun adı eşitlikçi politika. ama eşitlikçi politika ile radikal politika arasında şöyle önemli bir fark var: eşitlikçi politika herkesin 'dolap'tan çıkmasını ister, çok önemli bir şey bu ama radikal politika dolabın ortadan kalkmasına yönelir. devrimci politikanın ise ufak bir farkı daha var; o dolabı ortaya çıkaran sebepleri de ortadan kaldırmaya çalışır. yani sadece dolabı değil, sebeplerini de ortadan kaldırdığınız zaman bunun adı devrimci politikadır."
evet, özgürlük ancak bu dolabı ortaya çıkaran sebepleri ortadan kaldırmayla mümkün olacak. bunun için de bu sebepleri "içeren" değil, bu sebepleri "yok etmeye" yönelmiş bir dil gerek.
son söz odtü kadın çalışmaları'ndan Burcu Baba'nın... yine aynı derginin aynı sayısında yer alan "kadınlığın dili" yazısından: "kadınlar ya da/ve eşcinseller olarak kendi yaşadığımız ezilme biçimlerinden ders çıkarmak zorundayız. kendimize ve diğer ezilenlere iktidarın gözleriyle bakarak, iktidarın diliyle konuşarak güç dengelerini anlamamız mümkün değil. gökkuşağının renkleri yalnızca eşcinseller için değil heteroseksüel kadınlar hatta bu cinsiyetçi sistemle derdi olan heteroseksüel erkekler için de parlıyor. 'eşcinsellerin kurtuluşu heteroseksüelleri de özgürleştirecektir'den ötesi de var aslında. ya hep beraber özgürleşeceğiz ya da özgürlük bir yanılsama olarak kalacak, sıkıştırılmış ve dışarıdan şekillenen hayatlar yaşamaya devam edeceğiz."

SERAP AKÇURA: gacı istanbul