Hrant Dink'i yaşatmak

Ünlü İtalyan siyasal kuramcısı Giorgio Agamben 'İstisna Hali' (Otonom, 2005) adlı önemli çalışmasında, belli bir "siyasal düzenin devamının sağlanması adına hukukun kendini askıya alması durumunda" ne olur...
Haber: E. FUAT KEYMAN / Arşivi

Ünlü İtalyan siyasal kuramcısı Giorgio Agamben 'İstisna Hali' (Otonom, 2005) adlı önemli çalışmasında, belli bir "siyasal düzenin devamının sağlanması adına hukukun kendini askıya alması durumunda" ne olur, ya da böyle bir durum nasıl düşünülmeli sorusuna yanıt arar. Ve yanıtı için bir taraftan "kamu hukuku" ile "siyasal olgu" ve "hukuk düzeni" ile "yaşam" arasındaki alanı hukuk felsefesi içinde incelerken, bu incelemesi içinde de Nazizmden 11 Eylül sonrası Amerika'da Bush yönetimi tarafından çıkartılan "Yurtseverlik Yasası" ve terörist faaliyetlere karıştığından şüphe duyulan, ABD vatandaşı olmayan kişilerin süresiz alıkoyulması mekânı olan Guantanamo Kampı'na kadar çeşitli örnekler üzerinden çalışmasını geliştirir.
"Hukukun askıya alınması"
Türkiye'nin genelde siyasal modernleşme tarihinin, özelde de 1980 darbesinden bugüne yaşanan dönemin, Agamben'in çalışmasına aydınlatıcı ve açıklayıcı bir örnek oluşturduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Türkiye'nin siyasal modernleşme tarihi, bir yönüyle siyasal düzenin devamının sağlanması amacıyla hukukun askıya alınması, yani "istisna hali"nin sıklıkla ortaya çıktığı ve yaşandığı bir tarihtir. Askeri darbelerden siyasi cinayetlere, işkenceden insan hakları ihlallerine, faali meçhul cinayetlerden "Susurluk Kazası" ile ortaya çıkan mafya-devlet-siyaset ilişkilerine (ve daha da sıralayabileceğimiz benzeri örneklere) kadar çok geniş bir yelpaze içinde yaşanan siyasal düzen için hukukun askıya alınması durumuna siyasal modernleşme tarihimiz içinde karşılaşıyoruz. Hatta, siyasal modernleşme tarihi içinde varolan siyasal düzenin devamı için hukukun askıya alınması temelinde yaşanan istisna halinin, Türkiye'de süreklilik niteliği kazandığını ve bu tarihin eleştirmemiz, ortadan kalkması için çaba ve irade göstermemiz gereken bir niteliğine dönüştüğünü söyleyebiliriz.
Son dönemlerde hukukun askıya alındığı alanların başında, TCK 301. madde temelinde oluşan, özellikle gazeteci ve yazarları "Türklüğe hakaret" adı altında yargılama sürecine sokma eylemi ve süreci oldu. Bu sürecin temel söylemi, farklı olanı, farklı düşünceyi "düşman ve yok edilmesi gereken öteki" olarak kodlayan, 1990'lardan bugüne küreselleşen, son dönemlerde de Türkiye'de de güç kazanan "yeni milliyetçi ve meta-ırkçı" yaklaşım oldu. Bu sürecin temel aktörleri, bir taraftan bu söylemi yaşama geçirme temelinde örgütlenen sivil toplum kuruluşları ve çeteler olurken, bu süreç içinde ilginç bir biçimde, yeni milliyetçi ve meta-ırkçı söylemi en yüksek sesle seslendirenler de hukuk alanında yer alan, avukat meslek kimliğini taşıyan kişiler oldu. Bu aktörler, bir taraftan TCK 301. madde temelinde gazeteci ve yazarları yargı sürecine soktular, bu süreçte avukat kimlikleriyle mahkemeleri bastılar, mahkeme önlerinde yargılanan kişilere linç eylemi düzenlediler, diğer taraftan da yargılanan kişileri yok edilmesi gereken düşman olarak kodlayarak hedef tahtası konumuna getirdiler, sergileri ve toplantıları bastılar ve bu eylemlerini yaptıktan sonra ellerini kollarını sallayarak evlerine gittiler, hatta televizyon kanallarına ve gazetelere görüşlerini bildirdiler.
Tüm bu süreçte tek yapmaları gereken, yeni milliyetçi ve meta-ırkçı söylemlerini sloganlar temelinde bağırmaları ve "vatan ve millet sevgisi için" için uyguladıkları şiddeti meşrulaştırmalarıydı. Ne Adalet Bakanlığı, ne İçişleri Bakanlığı, ne valilikler, ne emniyet müdürlükleri, ne iktidar partisi, ne muhalefet partisi, ne Cumhurbaşkanı, ne Genelkurmay Başkanlığı, ne kuvvet komutanlıkları, ne yazılı ve görsel basında önemli yer tutan, istisnalar hariç, çoğu genel yayın yönetmeni ve köşe yazarı, ne önemli sivil toplum örgütleri, bu söyleme, bu sürece, bu eylemlere ve bu aktörlere dur dedi, bu hukukun askıya alınma durumuna müdahale etti. Aksine, genel eğilim, bu yeni milliyetçi ve meta-ırkçı eğilime katılmak, dolaylı ya da dolaysız destek oldu.
Linç eylemlerinden mahkeme önünde onur kırıcı iğrenç saldırılara, ölüm tehditlerinden açık hedef ilan etmelere hukuk askıya alındı, farklı düşünenleri düşman ötekine indirgeyen yeni milliyetçi ve meta-ırkçı söylem, siyasal düzen adına dolaylı ya da dolaysız desteklendi. Ve bu süreç, bir taraftan Müslüman olmayan azınlıkların Milliyet gazetesinde "biz bu ülkenin vatandaşlarıyız" imzalı bildirisini hazırlamaya iten ürkünç, korkunç ve endişe verici bir ortamın Türkiye'de ortaya çıkmasına yol açarken, diğer taraftan da 19 Ocak 2007 Cuma günü, saatlerimizin 14.58'i gösterdiği an "yüreğimizi kaybetmemizle" sonuçlandı.
O an
O an, sevgili dostumuz, kardeşimiz, vicdan sesimiz Hrant Dink'in yeni milliyetçi ve meta-ırkçı söylem tarafından, en sonunda katledildiği andı. Adım adım gelen bir yok etme, katletme eyleminin son noktasıydı, o an. Siyasal modernleşme tarihimiz içinde istisna değil süreklilik gösteren hukukun askıya alınması eyleminin son dönemde yaşadığımız bir biçiminin son noktayı koyduğu andı, o an. Bu biçime, bu söyleme karşı yeterince mücadele edilmeyişinin, hatta bazılarınca desteklenişinin nelere yol açabileceğinin ortaya çıktığı andı, o an. Yerde yatan Hrant, o anı yazıyor okunmuyordu, endişelerini dile getiriyor dinlenmiyordu, endişeleriyle ilgili resmi müracaatlarda bulunuyor yanıt alamıyordu. Yerde yatan Hrant, hepimizi, "Türkiye'yi utandırıyordu".
O anı, yerde yatan Hrant'ı, bakın sevgili Etyen Mahçupyan nasıl anlatıyor (Zaman, 21, 01, 2007): "Dün ben yüreğimi kaybettim... Hrant'ı tanıyanlar değil sadece, onu televizyonda bir kez izleyenler bile, o yüreğin çapını fark etmişlerdir. Hrant'ın gidişine bugün yürek dayanmıyorsa, onun yüreğinin hepimizi kucaklayacak kadar derin olmasındandır. Hrant'ın gücü böyle bir yüreği liderlik vasfıyla, cesaret ve ahlakla bütünleştirmesindeydi. Ama Hrant'ı asıl Hrant yapan şaşırtıcı, birçokları için yadırgatıcı samimiyetiydi. Bu toplumun çoktan kaybettiği, hatırlatıldığında gocunduğu, önüne çıktığında ürktüğü samimiyet... Hrant, bu özelliğiyle hepimize ahlaki bir duruşun ne olduğunu, insanın 'kendisi' olmasının nasıl bir şey olduğunu gösterdi ve gerçekte bize kendi ezikliğimizi hatırlattı. Onu hazmetmek o yüzden kolay değildi. Sırf varlığıyla ve apaçık insani duruşuyla Türkiye'yi utandıran adamdı o..."
Hrant Dink, "Sırf varlığıyla ve apaçık insani duruşuyla Türkiye'yi utandıran adamdı", çünkü o insani, sevecen kalbinin yanı sıra, bir taraftan Ermeni kimliği içinde konuşurken, diğer taraftan da, eşzamanlı olarak Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak konuşuyor, "kimlik ve vatandaşlık arasındaki kesişme, eklemlenme noktasını en demokratik, en yurtsever biçimiyle simgeliyor"du. Öyle olduğu için de, yüreğiyle hem kendi kimliğinin hem Türkiye'nin sorunlarını, hem içerde hem dışarda tartıştı, bu topraklardan gitmedi, bu topraklara gömüldü. Bu niteliğiyle Hrant, Türkiye'nin çok önemli bir "değeri"ydi. Yeni milliyetçi ve meta-ırkçı söylem ve aktörler, bu insanı, bu değeri katletti.
Hrant'ı yaşatmalıyız, bu yaşatma sadece bugün "Hepimiz Hrant'ız" dememizle sınırlı kalmamalıdır. Hrant'ı yaşatmak, sorumluların ortaya çıkartılmasını talep etmemizle ve bu talepte ısrarcı olmamızla, adım adım gelen Hrant'ın katledilişi sürecini ve bu süreçte "hukukun askıya alınması"nı yaşatan aktörlerin ve söylemin sorgulamamızla ve yeni milliyetçi ve meta-ırkçı söylem ve aktörlere karşı demokratikleşmeyi savunmamızla olacaktır. Hrant'a borcumuzu, onun yüreğini, çabasını ve değerlerini yaşatarak ödeyebiliriz.

E. FUAT KEYMAN: Koç Üni.