Hüzün veren "Anayasa" tartışması

2007 yılında yapılacak Cumhurbaşkanı seçimi uzun süredir gündemde. Kimin cumhurbaşkanı adayı olacağı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın aday olup olmayacağı, yedekte bekletilen 'aday adayları' olduğu savları, eğer Başbakan aday olursa muhalefetin vereceği olası tepkiler...
Haber: MURAT SEVİNÇ / Arşivi

2007 yılında yapılacak Cumhurbaşkanı seçimi uzun süredir gündemde. Kimin cumhurbaşkanı adayı olacağı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın aday olup olmayacağı, yedekte bekletilen 'aday adayları' olduğu savları, eğer Başbakan aday olursa muhalefetin vereceği olası tepkiler, siyasal gündemimizin son aylardaki en popüler konuları arasında.
Son yıllarda yapılan siyasal içerikli tartışmaların, tartışmanın bir evresinde tüzel (hukuki) bir savaşıma dönüştüğünün gözardı edilmemesi gerekir. Çoğu AB yolunda yapılan anayasa ve yasa değişiklikleri ve bu değişiklikler sırasında yaşanan tartışmalar, topluma, günlük yaşamımızda görmeye, yaşamaya ve duymaya fazlasıyla alıştığımız, baskı, şiddet, yasaklama ve işkence gibi uygulamaların, aslında 'tartışılması' ya da 'tepki duyulması' gereken, 'insanın hak etmediği' durumlar olduğunu hatırlattı. Kuşkusuz bir de, çok teknik ve ölümlülerce anlaşılması zor gibi görünen ya da gösterilen tüzenin, nasıl da günlük yaşamımızın parçası olduğunu, yaşadığımız her şeyin, aynı zamanda tüzel bir sorun olabileceği gerçeğini.
Bugünlerde yaşanan cumhurbaşkanlığı tartışmaları da bu çerçevede ele alınabilir. Aslında büyük ölçüde siyasi olan bir sorun, 1982 Anayasasında cumhurbaşkanının seçimine ilişkin düzenlemeler üzerinden, birden bire 'tüzel' bir tartışmaya dönüştürüldü. Bu dönüşümde ve tartışmaların kökeninde siyasi alanda yaşanan çaresizliğin, muhalefet yapamamanın belirleyici olduğu düşünülebilir. Yoksa bir cumhurbaşkanı seçimi aniden son derece teknik, 'sürreal' bir anayasa hukuku tartışmasına dönüşmezdi.
Sorunlu anayasa
Artık herkesin bildiği gibi, 1982 Anayasası 'sorunlu' bir Anayasadır. Kabul edildiği günden (7.11.1982) bugüne toplumun hemen her kesimi tarafından eleştiriliyor. 25 yıllık süreçte Anayasanın üçte biri değiştirildi, antidemokratik düzenlemelerin bir kısmı temizlenmiş olsa da eleştiriler sona ermedi. Anayasada cumhurbaşkanına ilişkin düzenlemeler de üzerinde çokça tartışma ve görüş farklılığı olan konulardandır. Bu yazı, 1982 Anayasasının genel eleştirisi ya da cumhurbaşkanının Anayasadaki konumuna ilişkin değildir; ancak, cumhurbaşkanının seçimine ilişkin düzenlemelere geçmeden önce şunları hatırlatmakta da yarar olabilir: 1982 Anayasası, yurttaşa karşı devleti güçlendirme ve korumayı hedefledi. Devlet, yürütme organı, yürütme organı da iki başından biri olan 'cumhurbaşkanı' aracılığıyla güçlendirildi. Oysa yaklaşık 100 yıl önce benimsediğimiz parlamenter sistemin (temel niteliği, 1876 tarihli Kanun-u Esasi'de, 1909 yılında yapılan değişiklikle kabul edildi) cumhurbaşkanı, siyasi olarak 'sorumsuz' ve dolayısıyla 'yetkisiz', daha doğrusu çoklukla 'simgesel yetkilerle' donatılmış bir cumhurbaşkanı olmalıdır. Türkiye'de, yaklaşık 25 yıldır yaşanan cumhurbaşkanı tartışmalarının kökeninde yatan temel sorunlardan biri, sorumsuz devlet başkanının, simgeselliği hayli tartışmalı yetkilerle donatılmış olmasıdır. Altı yıl önce çıkan kararname krizinin, geri gönderme tartışmalarının, karşı imza sorununun, atama yetkilerinin vs. kökeninde yatan, bu 'yetki' sorunudur. Tartışmaların diğer boyutu da, Türkiye'deki parlamenter sistem tercihiyle uyuşmayan, başkanlık (örneğin ABD) ya da yarı başkanlık (örneğin Fransa) sistemleri özentisidir. Yine altı yıl önce Meclis gündemine gelen ve neyse ki iki kez reddedilen '5+5' formülü, bu özentinin sonucuydu. Parlamenter sistemin temel mantığıyla, Türkiye'nin parlamenter geleneği ve siyasal serüveniyle bağdaşmayan bu tür öneriler, ne yazık ki, "onlarda var, üstelik gelişmişler ve daha istikrarlılar, demek ki bizde de olursa iyi olur ve biz de gelişir, istikrara kavuşuruz" düzeyinde dile getiriliyor. Dile getirenlerin, konuya ilişkin 'bir şeyler okuma ve bilme' gereksinimi duymadıkları ise açıktır.
İşte son günlerde seçim yöntemi tartışmalara konu olan cumhurbaşkanlığı makamına ilişkin temel sorun, bu yetki sorunudur. Kanımca Başbakan Erdoğan'ın adaylığı konusunda duyulan endişenin temelinde de, kişiliği ya da özel yaşantısından çok, cumhurbaşkanının pek de simgesel kabul edilemeyecek yetkilerinin varlığı bulunuyor.
1982 Anayasasına göre cumhurbaşkanının seçimi konusunda yürütülen polemiğin taraflarına ilişkin bir değerlendirme yapmak, ya da tek tek isim vererek yanıt yetiştirmeye çalışmak bu yazının içeriği açısından gerekli değildir. Tartışmalara, daha doğrusu savlara ilişkin sadece şu kadarını söylemek yeterli olabilir: Cumhurbaşkanının seçilmesi için, Anayasa'da özel bir toplantı yetersayısı öngörüldüğü varsayımı doğru değildir. Dolayısıyla, bu görüşe dayanılarak yapılan değerlendirmelerin tamamının da 'yanlış' olduğu savunulabilir. Türkiye'nin önemli anayasa hukukçularının bir kısmının bu görüşte ısrar etmesinin olası nedenleri ise bu yazının konusu değildir.
1982 Anayasasının 96. maddesinin ilk fıkrasına göre, "Anayasada, başkaca bir hüküm yoksa, Türkiye Büyük Millet Meclisi üye tamsayısının en az üçte biri ile toplanır ve toplantıya katılanların salt çoğunluğu ile karar verir; ancak karar yeter sayısı hiçbir şekilde üye tamsayısının dörtte birinin bir fazlasından az olamaz." 1961 Anayasası'nın 86. maddesinin ilk fıkrası da aynı konuyu daha anlaşılır bir Türkçe ile düzenliyordu: "Her Meclis, üye tam sayısının salt çoğunluğuyla toplanır ve Anayasada başkaca bir hüküm yoksa, toplantıya katılanların salt çoğunluğuyla karar verir." Toplanma yetersayısı değişmekle birlikte her iki Anayasa da, yetersayının istisnası olarak 'Anayasadaki başkaca bir hükmü' kabul etti. TBMM İçtüzüğünün 'Karar yeter sayısı' başlığını taşıyan 146. maddesi de, Anayasa hükmüyle paralellik taşıyor.
Bu durumda, Anayasa'nın, cumhurbaşkanı seçimini düzenleyen 102. maddesine bakmak ve toplantı yetersayısına ilişkin bir 'istisna'nın varlığını aramak gerekiyor. Anayasa'nın 102. maddesinde bu konuya ilişkin bir istisna yok. 102. maddenin ilk fıkrasına göre, "Cumhurbaşkanı TBMM üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile ve gizli oyla seçilir...". Ardından gelen fıkra, izlenecek yönteme ilişkindir. Üçüncü fıkra ise, ilk fıkranın devamı niteliğindedir: "En az üçer gün ara ile yapılacak oylamaların ilk ikisinde üye tamsayısının üçte iki çoğunluk oyu sağlanamazsa üçüncü oylamaya geçilir..." Bu fıkranın devamında, salt çoğunluğun yeterli olduğu en çok iki oylama daha öngörülüyor. Dördüncü oylamada da kimse salt çoğunluğu elde edememişse, TBMM seçimleri kendiliğinden yenilenir. Seçimlerin yenilenmesi kuralı 1961 Anayasası'nda yoktu ve altıncı Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün görev süresi bittiğinde, yeni cumhurbaşkanı sayısız oylama sonunda seçilememişti. Meclisi, 'seçmeye' zorlayan söz konusu düzenlemenin 1982 Anayasasında yer almasının nedeni budur.
Görüldüğü gibi Anayasa'nın ilgili maddelerinde, cumhurbaşkanı seçiminde özel bir toplanma yetersayısı öngörülmüyor. İlk fıkradaki 'üçte iki' hükmü, toplanmaya değil, seçime ilişkin bir düzenlemedir. Türkçesi bozuk da olsa, bu denli açık hükümlerden başka bir sonuç çıkarmak kanımca olanaksız. Anayasaya göre Meclis üçte bir ile toplanır. Tabii bu sayı cumhurbaşkanı seçmek için yeterli değildir. Ama bu yetersizlikten, 'üçte iki ile toplanması gerekir' sonucu da çıkmaz. Eğer Meclis cumhurbaşkanını seçmek için nihai aşamada gereken 'salt çoğunluğu' elde edemezse, bunun yaptırımı zaten Anayasa'da hükme bağlanmış.
Son olarak, Meclis kararının Anayasa Mahkemesine götürülmesi olasılığı üzerinde bir iki satırla da olsa durmakta yarar var. Bilindiği gibi, istisnalar dışında (dokunulmazlığın kaldırılması ve milletvekilliğinin düşürülmesi kararları) Meclis kararları Anayasa Mahkemesinin denetimine tabi değildir. Anayasaya göre sadece yasa, yasa gücünde kararname ve TBMM İçtüzüğü hükümleri, anayasa aykırılık savıyla Mahkeme önüne getirilebilir. Ancak Anayasa Mahkemesi, bazı Meclis kararlarını da 'eylemli İçtüzük değişikliği' olduğu gerekçesiyle inceliyor. Bu kararlardan biri önemli siyasal sonuçlar da doğurmuştu. Anayasa Mahkemesi, Bakanlar Kurulunun güvenoyu aldığına ilişkin bir TBMM kararını eylemli içtüzük değişikliği saydı ve Anayasanın 96. maddesine aykırı bularak iptal etti (AMKD, S. 32/2: 686-703). Bununla birlikte, Anayasa Mahkemesi'nin söz konusu kararlarının, 'yasama-yargı' ayrılığı çerçevesinde tartışıldığı da belirtilmelidir. Ancak cumhurbaşkanı seçimi, 'üçte bir' ile toplantı yetersayısı elde edildiği varsayımı ile yapılırsa, burada İçtüzük'e aykırılık olduğunu savunmak da çok güç görünüyor. Bu şekilde verilmiş bir Meclis kararı, İçtüzüğün, Anayasa hükmüne gönderme yapmakla yetinen 'Cumhurbaşkanı seçimi' başlıklı 121. maddesini de, yukarıda söz edilen 146. maddesini de, 'eylemli' olarak değiştirmiş kabul edilemez.
Sonuç olarak, tüzel düzenlemeler gözönünde bulundurulduğunda 'aslında' tartışılacak bir sorun olmadığı söylenebilir. Kanımca, bu tartışmaların nedeni daha doğru, etkili ve gerçekçi bir muhalefet etme yöntemi bulunamamasıdır. İşte bu nedenlerle, ülke gündemini böylesine meşgul eden bu tartışma ne yazık ki çok 'hüzün' vericidir.
MURAT SEVİNÇ: Dr., Mülkiye