Huzurevlerindeki huzursuzluk

Amerikalıların Cadılar Bayramı'nın sembolü içi oyulmuş balkabağıdır. Göz, burun ve dişleri andıran zikzaklı bir ağız deliği açıp karanlıkta ürkütücü bir görünüm kazansın, huzur bozsun diye böyle yaparak eğlenirler. İnsanların, başkasının huzursuzluğundan zevk alan sadist ruha sahip olduğu çoktan beri bilinir.
Haber: İSMAİL TUFAN / Arşivi

Amerikalıların Cadılar Bayramı'nın sembolü içi oyulmuş balkabağıdır. Göz, burun ve dişleri andıran zikzaklı bir ağız deliği açıp karanlıkta ürkütücü bir görünüm kazansın, huzur bozsun diye böyle yaparak eğlenirler. İnsanların, başkasının huzursuzluğundan zevk alan sadist ruha sahip olduğu çoktan beri bilinir.
Uğur Dündar'ın Arena programı, yaşlılara uygulanan şiddeti ortaya çıkararak, huzurevi sahiplerinin ve yetkililerin huzurunu kaçırdı. Ama yaşlılara yapılan şiddetin sarsıcı örneklerinden sadece bir tanesini gördüğümüz bu programdan sonra toplum olarak sarsıldık. İnsanın, aynı zamanda başkalarının huzursuzluğundan huzursuz olan bir özelliği de var. Önemli olan, bunun ne kadar süreceğidir. Ülkemizin artçı sarsıntılara ihtiyacı var. Çünkü bu ülkede yaşlılar, tabular yıkılmadıkça huzur bulamayacaklar.
Bilimin kuru diliyle yaşlıların durumunu izah etmenin zorluğunu bildiğim için, suratımıza ayna tutan Uğur Dündar'a ve ekibine teşekkür etmeliyiz. Dövülen, alay edilen, bir parça ekmek için yalvartılan, pislik içinde barındırılan yaşlı kadını görünce dolan gözlerimiz, yetkilileri de hareket geçirdi: "Bu" huzurevi kapatıldı ama konu kapanmadı.
Asıl tartışma şimdi başlıyor. Kendimize sormalıyız: Biz yaşlılarımızı seviyor muyuz? Biz yaşlanınca, bizi sevecek bir toplum olacak mı? Toplum, yaşlılara sevgisini, saygısını nasıl göstermelidir? Uzun süredir bu konunun gündeme taşınması için yaptığım girişimlerden sonuç alamadım ama Uğur Dündar, bir gecede her şeyi değiştirdi. Türkiye herhalde artık bu konuyu enine boyuna tartışır. Toplumun duyarlılığı devam ettiği sürece huzurevlerine bir nebze huzur gelebilir. Fakat insanların konuya ilgisi azalınca, her zamanki gibi bu da unutulur gider herhalde.
Ama yaşlıları unutmamak gerekiyor. Çünkü toplumumuz yaşlanıyor. Bunun anlamı, bugün o yaşlıyı dövenlerin kendileri yaşlandığında, Türkiye'de bugünkünden çok daha fazla yaşlı insanın yaşayacağıdır. Bu yüzden Gerontoloji Bölümü Başkanı olarak, bilimsel çerçevenin sunduğu olanaklar dahilinde, toplumumuza, yaşlıları anımsatma görevi bana da düşüyor.
Geçen yıl ilk sonuçlarını duyurduğum Birinci Türkiye Gerontoloji Atlası Araştırması'nda yaşlılara şiddet uygulandığını, yaşlıların ağzından işittiğimizi duyurmuş ama devlet kurumlarından, politikacılardan bir reaksiyon görmemiştim. Galiba bizim ülkemizde bilime ve bilim insanına kulak asanların sayısı fazla değil. Herhalde huzur bozan çalışmalar yapan kişiler olarak, cilalı yüzeyleri tırnaklarıyla çizerek görüntüyü bozanlar olarak görülüyorlar. Ama, bizim söylediklerimizin aynısını Batılı bir bilim insanı söylerse, ciddiye alınıyor. Galiba onlarda dört göz, dört kulak, çift beyin var zannediliyor. Bazen aklıma gelmiyor değil, acaba yaşlıların yaşam koşullarını olumlu yönde değiştirmek için, bilimsel yöntemlerle ortaya çıkardığımız gerçekleri, bir Amerikalı, Alman veya İngiliz'e verip sanki bunu onlar tespit etmiş gibi mi yapsak?
Gerontoloji, yaşlılık dediğimiz ve ardında itinayla allayıp pulladığımız tabuları arayan, bu yüzden balkabağının kabuğuyla değil, içiyle ilgilenen, onu oymaya devam edecek olan bir bıçaktır. Bilimin görevi, beklentilere cevap veren açıklamalar yapmak değildir. Bu yüzden gazetecilikle ortak bir özelliğe sahiptir. İkisi de olağanın görünenin ardındaki olağanüstüyü arar.
İhmal ve istismar
Bilimsel araştırmalarla tespit ettiğimiz gerçeklerden biri de yaşlıların evlerde ve kurumlarda dayak yedikleri, ruhsal baskı altında tutuldukları, ihmal ve istismar edildikleriydi. Sayın Dündar bunu reddedilmesi olanaksız şekilde kameralarıyla kayda aldı.
Bu program bir şeyi daha ortaya çıkardı: Bizim okumuşlarımızın okumayı değil, seyretmeyi daha çok sevdiklerini. Çünkü Dündar'ın gösterdiklerini, çoktan ilgili devlet kurumlarına yazılı olarak ilettim. Cevap gelmediği için okunmadığından hareket etmek zorundayım. Okumuşların ense tüyleri herhalde bu sözlerimden dolayı diken diken olmuştur. E, hangi okumuş okumamayı kabul edebilir. Eğer yazdıklarımı okudularsa, durum çok daha vahimdir. Çünkü bildikleri halde neden herhangi bir girişimde bulunmadıklarını cevaplamaları bir hayli zor olacak, huzur kaçıracaktır.
Ülkemizdeki kavramlara dikkat edersek, önemli mesajlar ilettikleri görülür. Huzurevi huzursuzluğumuzu, Yaşlılara Saygı Haftası saygısızlığımızı, Tıp Bayramı bayram yapacak hastaların olmadığını anlatıyor. Huzurevi maskesi altında açılan, yaşlılara huzursuzluktan başka bir şey sunamadıkları görülen insanlık dışı bu kurumların kapatılması gerekiyor. Çünkü Türkiye'de yaşlılara bakacak bilgi ve tecrübe sahibi personel yok.
Yaşlılara baktığını söyleyenler, onlara "karşıdan bakarak para kazanmak" isteyen, yaşlıların ve ailelerinin çaresizliğini "iş" haline getirenlerdir. Bu yüzden Türkiye'de "huzur-evi" yoktur.
Bu sektörden ekmek yiyenlerin uykularını kaçırmamız gerekiyor. Onlar ne kadar az "uyursa", rahat uyuyan yaşlıların çoğalma ihtimali artacaktır. Bundan sonra hiçbir huzurevi sahibinin ve bunlardan sorumlu kurumların, yaşlılara huzur sağlanıncaya kadar, huzur bulmamaları gerekir. Toplum olarak onların huzurunu kaçırmamız, ta ki görevlerini yapıncaya kadar enselerinden ayrılmamamız gerekir. Çünkü yaşlılığımızı geçireceğimiz bir tek ülke var, o da Türkiye. Bu ülke için askerlik yapacaksın, çocuk yetiştireceksin, toplumsal üretime katılıp kalkınmasına katkıda bulunacaksın, ama yaşlanınca kendi paranla dayak yiyeceksin, horlanacaksın ve sana, dua etmen için bir şans dahi tanınmayacak, ölmeyi yaşamaya tercih edeceksin!
Türkiye'de yaşlılık ve yaşlanma problemleri aslında henüz başlamadı. Bugün sadece altı milyon yaşlı var. 15 yıl sonra sayıları 15-20 milyon olacak. O zaman yaşlılara "huzur" nasıl sağlanacak? Buradan yeniden sesleniyorum: Bize huzurevleri lazım değil. Bize "bakımevi" ve bu kavram altında yatan "profesyonellik" gerekiyor. Şu anda bir tane bile bakımevi ya da profesyonel bakıcı yok. Yaşlılara "saygı ve huzur" istiyorsak (ki bu isteğin şu anda bulunduğuna inanamıyorum), bu kavramların içini doldurmalıyız. Saygı nedir? Huzur nedir? Bir yaşlı ne zaman kendisine saygı duyulduğunu algılar? Ne zaman huzur duyar? Amerikalıların Cadılar Bayramı'ndaki içi oyulmuş balkabakları andıran bu kavramlardan korkuyorum. İnşallah yaşlandığımda, kimse bana saygı haftasında saygı göstermez, huzurevinde huzur bulacağımı söylemez.

İSMAİL TUFAN: Doç. Dr., Akdeniz Üni., Gerontoloji Böl.