İane toplumu!

"Kota olduğu zaman ben erkeklerin ianesine sığınıyorum, demektir". Bu tümce, kadınların kota ve eşitlik istemini dile getiren KADER'in Başkanı'na, Başbakan'ın verdiği yanıttan!
Haber: TENNUR KOYUNCUOĞLU / Arşivi

"Kota olduğu zaman ben erkeklerin ianesine sığınıyorum, demektir". Bu tümce, kadınların kota ve eşitlik istemini dile getiren KADER'in Başkanı'na, Başbakan'ın verdiği yanıttan! Gündelik dilde pek kullanılmayan 'iane' sözcüğü, yardım, destek, karşılıksız faydalandırma anlamına geliyor. Bu tür yardım, iyilik düşüncesinden, dini ya da ahlaki bir borçtan ya da örf ve adetten çıkarsanıyor, ama hukuksal değil.
Başbakan 'iane' sözcüğünü sık kullanıyor: AB'ye alınmamız konusunda 'kimseden iane istemiyoruz', fındık fiyatlarını sorgulayan vatandaşlara 'kimse bize stokçuların iane şebekesi diye bakmasın' demiş. Kadınlara da aynen. Doğrusu AB çıkışı çok yerinde. Ötekisini bilemem, kadınlara gelince yanlış bir sözcük, iane.
Biz 'kota' ile erkeklerden iane değil, devletten hak talep ediyoruz. İane karşılıksız, hak devlet birey arasındaki güven ilişkisine karşılıktır. Ama kafa karışıklığı doğal. Devlet denince herkesin aklına erkekler geliyor. Başbakan da bir erkek, tepkisi de öyle. Bu arada kadınlar anayasa taslağı ile, erkeklerin ianesine alınmış bile!
Osmanlı din kültürüne yatkındır. Nitekim donanmayı güçlendirmek için halktan ve sivil kurumlardan alınan yardımlara karşılık 'Osmanlı Donanması İane Madalyası' verilirmiş. Yine Osmanlı Hilal-i Ahmer Cemiyetinin 'İane makbuzları' şimdi satılık. Günümüzde yine moda iane. Al ianeyi oku fatihayı, al ianeyi ver oyunu, al ianeyi ört başını gibi karşılıklarla, üstelik.
Kadınlara gelince; şimdiye kadar erkekler bizim ianemiz altında idi. Baktık, besledik, büyüttük, olmadı. İyi bir düzen kuramadılar. Haksızlıklar dizboyu! Şimdi erkeklerin bizim ianemizden çıkmalarını istiyoruz. Yönetime katılalım, haksızlıkları düzeltelim, toplumsal barışı kuralım demeye getiriyoruz, hak istiyoruz 'kota' ile.
Sosyal devletin gereklerine inanıyoruz. Anayasal tanımı benimsiyoruz. Devletin güçlüler karşısında güçsüzleri koruyan, kadınlar için söylersek, fırsat verilmeyerek güçsüz bırakılan bir diğer yarısı için toplumsal bir denge kuran, eşitliği sağlayan bir devlet düşlüyoruz. Toplumsal denge sağlanmadan, koşullar eşitlenmeden kanun önünde verdikleri eşitlik, ayrımcılıktır. Hukuksal araç olarak düzeltim yolu 'olumlu ayrımcılık' hakkını tanımak ve gerçekleştirmektir.
Kadınlar politikada olmasın
Erkekler ne istiyor? Kadın evkadınlığını bilsin, evin dışında çalışabilirse ne âlâ, ama özgürlüklerin paylaşılacağı, konuşulacağı ortak gelecek tasarımında, politikada olmasın. Seçilmesine izin verilmiş birkaç kadının varlığı yeterli değildir. Sorun toplumsal güç eşitsizliğinin giderilmesidir. Kota, toplumsal barışın çağdaş adresidir.
Anayasada biçimsel eşitliği gerçek eşitliğe dönüştürmek amacıyla düzenleme şöyle olmalıdır: 'Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, eşitliğin yaşama geçirilmesi yükümlülüğünü yerine getirmek için olumlu ayrımcılık yasaları çıkarır'.
Başörtüsü konusunda Anayasaya aşağıdaki maddenin koyulması anlamsızdır: "Kılık kıyafetinden dolayı hiç kimse yükseköğrenim hakkından mahrum bırakılamaz". Bu madde serbesti getirmez. Okumak isteyen başı kapalı ama altı yok, gelirse, ne olacak? Müstehcenlik yasalarını mı işleteceksiniz? Anayasal öğrenim hakkının üstünlüğü nerede kalacak? Başörtüsü anayasayla değil, demokrasiyle çözülür. İktidarın zorlamadığı, önyargıların boşa çıktığı ortamlarda, üniversite yönetmeliklerinin değişmesi yeterlidir, gereklidir. Elbette öğrenim hakkı engellenemez. Başörtüsü nedeniyle okuyamayanların acılarının nedeni iktidarın başörtülü olmasıdır. İktidar başörtüsüne değil, tüm halka sahip çıkmalıdır.
Halk deyince, seçimi 'demokrasi' vaadi ile kazananların bir başka ödevi; hak kullanım engeli olan yoksulluk, etnik kimlik (vatandaşımız olan Kürtler, Ermeniler...), cinsel yönelim farkı, sakatlık, yaşlılık, şehitlik acısı için de 'olumlu ayrımcılık' yasalarını çıkartmaktır. Böyle bir anayasal tanıma, iç ve dış barışa katkı verir, savaşları bile önleyecek bir demokrasi açılımı olur. Nimet/külfet dengesi sağlar. Kadın olmak, aslında tüm ezilenleri anlamaktır.
Fatma Durmuş (1.9.2003, Akşam gazetesi) üniversitelere girmek için mücadele veren ilk kuşağın başına gelenleri anlatır. Bu kızlar kendilerine destek olan dava arkadaşları ile evlenirler. Erkekler, değişen Türkiye ile değişip bir başka kız için eski dava arkadaşlarına boşanma davası açarlar. Kadınlar, öylesine "Ona çocuk doğurdum, birlikte aynı dava için mücadele ederken hep destek oldum" derken, değişmeyen düzeni keşfederler. İaneye karşı ihaneti. Kucaklarında çocuklarıyla yalnız kalırlar ve gizemli örüntüler yumağı olan toplumsal cinsiyet yutar onları. İktidar zulmü bu. Okuyabileni, okuyamayanı kapsar. Kadınları böler, akıl tutulması yaratır.
İnanç gereği
İnançları gereği örtünüyorlarmış! Bireysel seçimmiş. Neye inanıyorsam, onu yapabilir miyim? Deli özgürlüğüm olabilir mi? İçeri tıkarlar ya da serbest bırakırlar, hiç yokmuşum gibi. Toplumu reddedebilir miyim? Bireysel giysimiz toplumsal kimliğimiz olmuyor mu? Sınıf farkımızı belirlemiyor mu? Benlik kurgu ise, kurgularımızın kaynağı en başta ailemiz. Seçimsiz içine doğduğumuz. Muhafazakâr aile, liberal aile! Farklılıkların gelişimi toplumun en küçük biriminde sessiz sedasız, sopalı sopasız yapılanırken, devlet kurumu bir onların, bir diğerlerinin egemenliğinde şiddet harcı ile kurulurken, kadınlar hiç kendileri gibi temsil edilmezken, 'iki kere iki dört' ataerkil/iane toplumunun kurbanı oluveririz. Ben, ben miyim artık? Özgür bir seçimim mi var? Başörtüsü kendi seçimim mi? Gülerler adama!
Kadınlar birey olsun, kendi ayaklarının üzerinde dursun, kendi paralarını kazansın diyenin karşısına aileyi, mahalleyi, cemaati, milleti, devlet baskısını çıkarıveriyorlar. Yeter ki, kadınların üstündeki denetim eksilmesin. Yeter ki babası, eşi, ulusu kadını sömürmeyi sürdürsün. Feminist değilim, kadınları değil, ezilenleri savunurum, diyenler de cabası. Anayasanın adı 'toplumsal sözleşme'. Ama kadın hakları yok. Bence bilinçli olarak kadınlar konusunda önceki düzenlemeden geri gidiliyor. Sonra bir adım ileri gitmeden geriye düzeltecekler. Eteğimizdeki taşları yere döküyoruz. İstenen de bu. Hafifleyip emekçi rollerimize geri dönelim. Bu oyun hep oynanıyor. Türkiye bir yana, dünyada değişen bir şey olmuyor. İşin aslı başka.
Önce tanıyı koyalım. Hukuk egemen, sermaye egemen 'ataerkil düzen' bunun adı. Hukuk eril olacak, para erkeğin cebinde olacak. Gerisi kolay. Kadın kapanmayı ya da ikincilliği kendiliğinden benimserse, erkeğin aklı onda kalmayacak, daha iyi koşullarda rekabeti sürdürecek güce daha kolay erişecektir. Çalışan kadının kocası daha az özgürdür. Kadın da, kadınlık görevi ve erkeğin eşiti rolünde iki kat yorgundur. Ama umut ışığını onlar yakar. Kapalılık ve çıplaklık bir noktada birleşir, modadan sekse kadar ataerkil egemenliğin gücüne güç katar. Kadınlar için çalınan şarkı 'dönülmez akşamın ufkundayız' oluverir.
Kaderimiz ortak!
Sabahı, ağaran tanyerini görmek istiyoruz, artık. Başbakan'ın yanlışı, pazarlık gücümüz olsun. Artık kadınların katılımını yüzde 50 üzerinden konuşalım. Üstelik başı açık-kapalı fark etmez. Kaderimiz ortak! Erkeği ianemize almaktan vazgeçmeliyiz. Dini değil, ataerkil yapılanmanın en büyük baskısının dinden kaynaklandığını konuşmalıyız. Birbirimizi duyumsayarak, birbirimizin sorumluluğunu yüklenerek, nasıl kurtulacağımızı da?
Batı'nın insan hakları kavramının ikiyüzlülüğünü bilerek, Amerika'nın en ataerkil gücü savaşı kullandığını unutmayarak, kendimize, insan olma erdemine güvenebiliriz.
Ahlak, içinde gerçeklik kurumunun davranış normlarına eşlik ettiği kuramdan doğar (Murphy, 14). Bu içsel, doğrudan, sezgisel davranış normlarından hukuk çıkarmak gerçek insan haklarıdır. İslam uluslararası bir hareket olacaksa, (ki, mağdurların sesidir) birinci koşul kadının cinsiyetini aşan özgürlüğünü tanımaktır. Başörtüsü iktidarın bayrağıdır ama yoksulun yalnızca örtüsüdür... Bu örtü, ezilmişlikten kurtulma, yeni bir kimlik edinme, iktidarın bir ucuna tutunabilme umududur, nafile yere.
Baş kapayıp açmanın önemsizleştiği, iktidar yarışından koptuğu, insana yaklaştığı zaman demokrasi gelecektir. İşin temelinde sevgi vardır. "Ben bu dünyaya kavga etmeye değil, sevgi paylaşmaya geldim", diyen Antigon gibi. "Tüm canlar benimdir" diyen Mevlânâ gibi.
Kadınlar iane istemiyorlar, çocuklarının geleceğini başka türlü tasarlamak için özgürlük mücadelesi veriyorlar. İane toplumundan hukuk devletine ince ayar istiyorlar.

TENNUR KOYUNCUOĞLU: Dr., Av.