İçimizdeki mayınları temizlemek

Yazıya bu başlığı attıktan hemen sonra "temizlemek" kelimesine takıldım. Bir "kirlenme" varsa eğer, temizleme fiili kullanılır. Ve de tebdili kıyafet temizleyicilerin "görev" üstlendiği zamanlarda, "Kirlenmek güzeldir" sloganı daha sempatik görünür kanımca.
Haber: EVRİM ALATAŞ / Arşivi

Yazıya bu başlığı attıktan hemen sonra "temizlemek" kelimesine takıldım. Bir "kirlenme" varsa eğer, temizleme fiili kullanılır. Ve de tebdili kıyafet temizleyicilerin "görev" üstlendiği zamanlarda, "Kirlenmek güzeldir" sloganı daha sempatik görünür kanımca. Temizleme ile kirlenme kelimeleri yeniden anlamlandırılıp bir kadın buluşmasında, "yüreğimizdeki mayınları temizlemenin vakti geldi" sözleriyle konumlandığında anlarız ki içimizin derinliklerine yerleşen mayınlar, bir kirlenme evresinin değil, "temizleme" evresinin meyveleri olmuşlar. Sonra sözü alan herkes, "ben" diye başlayıp kendi mayınlı arazisini, terbiyelenme evresini anlatır, ardından bütün kadınlar, kız çocukluğu evresine dönüp "terbiyesizleşir". Kirlenmek ne oranda güzelse, terbiyesizlik de o kadar güzeldir artık...
Kadın buluşması
Bu laf dolandı dolandı da nereye varacak? 14 Nisan gününe... Lakin karıştırmayın, Ankara'daki mitinge değil, bir "talihsizlikten" mi yoksa tam da o gün yapılması gerektiğinden mi bilinmez, ama tasarlanmadan o güne denk gelen bir kadın buluşmasına... İstanbul'da gazetecilerin, yazarların, işkadınlarının, sanatçıların ve çeşitli mesleklerden kadınların katıldığı bir toplantıydı bu. Kameralara ve objektiflere kapalı, kendi içinde, fısıltı gibi dingin, çığlık atarcasına tırmalayan bir toplantı... Hangi dönemlerde düzeldiğini hatırlamadığımız memleketin havasının daha da "bozulduğu" kaygısını taşıyan, birbirini dinleyerek bir yerden başlanabileceğine inanan kadınlar toplandı o gün. Herkesin Ankara'ya gözünü ve kulağını diktiği bir günde, Cumhuriyet'in elden gittiğine inanan ve orduyu göreve çağıran, önceki günlerde karşılaştığım kimi diyaloglarda da anladığım üzere "Büyükanıt açıkça söyledi, iş bize düşüyor" hezeyanı yaşayanların kendisini yollara vurduğu bir günde, kadınlar toplanır da ne konuşur?
Basına kapalı yapılan bir toplantının konuşmalarını buraya sermenin çekincesini yaşadığımdan, konuşmaların detaylarına değil, "kabasına" girebileceğim. Kürt kadınları, başörtülüler, Ermeniler diyeyim, biraraya geldiklerinde ne konuşurlarsa... Kimi için yaşamın bir parçası haline gelmiş "ötelenmişlik" hissi, bu ötelenmişlikten çıkan siyasi tercih, siyasi tercihin yarattığı şekillenme ise "başlangıç noktası", kimi için siyah perdeyi aralayıp, perdenin arkasında yaşanan sevimsiz gerçeğin gözdeki ilk yansımasıydı. Ve tabii ki böyle buluşmalarda gözünü ovuşturanlar ile sırtına yediği sopanın yarasını hissedenler her zaman aynı dili tutturamaz. Mesele de bu değil mi zaten? Aynılaşmak şart mıdır? Bir kişinin ötekindeki yarayı görmesi bazen en iyi başlangıçtır. Yaranın sarılması için zaman gerekir. Acil zaman...
İşte o toplantıda biz Diyarbakır'dan gelenler, pek çok kadınla ilk kez karşılaştığımızdan ve "mağduriyet" denilen dilin artık bizler için bir "Köprüaltı çocuğu Sezercik" haline dönüşmesinden duyduğumuz kaygı ile evvela "kasıldık." Bu toplantıdan hareketle söylemiyorum ama "başıma neler geldi, sana diyemedim" şarkısı kıvamında yaşamak, bu yaşananın süreğenliği ve bu dilin artık "bayması" çoğu vakit zorluyor. Kürdün yaşadıkları sorunu ile Kürtlük sorunu yer değiştirip, ağızdaki dil şişiyorÖ Fakat bu toplantıda anlatmayla dinlemedeki denge, "Sezercik" psikolojisinden bizleri bir oranda uzak tuttu diyebilirim.
Aydınlanmış köy
Gelelim, o toplantıda da dillendirmeye çalıştığım ve de Ankara'da yapılan mitinge bir gönderme sayabileceğim hikâyeye... Cumhuriyet'in bizim köydeki mini tarihine...
Malatya'da bir Alevi-Kürt köyü... "Anne ben neden babaannem gibi konuşamıyorum" sorusunun yanıtı: Çünkü bizim köye Köy Enstitüsü açılmıştı evladım!
Köy Enstitüsü gerekli "aydınlanmayı" getirmişti köye. Herkes pek düzgün Türkçe konuşuyor, eğitmenler kafalarındaki fötr şapkalarla, şapka devrimini oturtuyordu. Okuma odası oluşmuştu köyde, böyle anlatıyor büyüklerimiz. Kışlık hazırlıklar arasında Hz. Ali'nin cenk hikâyelerini anlatan kitaplar da yer alıyordu. Sonra zamanla, devletin de korktuğu başına geldi ve köyün tümü komünist oldu. Köye elektrik gelmeden evvel, devletin elektriğinin nasıl bir şey olduğunu erkekler hayalarında öğrendi de gelip anlattılar: Elektrik denilen şey çarpar!
Komünist olunca herkes, çocukların adları da Stalin, İhtilal, Lenin oldu. İlkokul çocuklarıyken biz, vakıf olduğumuz Türkçemizle Cumhuriyet gazetesini okuyup öğretmenlerle tartışır olduk pek havalı: "Bence Uğur Mumcu daha güzel yazıyor İlhan Selçuk'tan..."
Gel zaman git zaman, büyüdük ve aklımıza düştü Kürt olduğumuz. İşte o akranlarımın cesetleri köyün ortasına atıldığı vakit, Cumhuriyet gazetesi bu sefer "ölü ele geçirilenlerin" haberini yazdı. Anladık ki, komünist olmak elektrik yemekse, Kürtlük ölüm olabiliyormuş. Cumhuriyet'in 19 Mayıs günü armağanıydı cesetler...
Şimdi bu yazının başını bağlayalım. O toplantıda dinlediklerimle, bu memlekette bazen sokağa dökülen kalabalıkları bir hesap makinesi yardımı ile harmanlayıp hesaplıyorum. Bu ülkede Cumhuriyet'in elden gittiği hezeyanı yaşayanların sayısı ile Cumhuriyetten memnun olmayanların sayısını yan yana getirdiğimizde enteresan bir şey çıkıyor ortaya. Ben vazife gereği "bizim taraftan" bahsedeyim. Geçen 21 Mart arşivlerine bakınız. Kaç Kürt çıkmış sokağa... Uzaktan uzağa burun da kıvırıyorum elbet, "Ankara'da toplananlar insan seli de bizimkiler kurbağalı göl müdür kardeş!"