İda dağıyla Ada dağı!

Bizim oralarda (Assos yakınlarındaki Balabanlı Köyü) vaktiyle okuma yazma kursları açılmış. İki ihtiyar da heves edip öğrenmişler. Sıra ilkokul diploması almaya gelmiş ya, imtihana girecekler mecbur.
Haber: YEŞİM AKBULUT / Arşivi

Bizim oralarda (Assos yakınlarındaki Balabanlı Köyü) vaktiyle okuma yazma kursları açılmış. İki ihtiyar da heves edip öğrenmişler. Sıra ilkokul diploması almaya gelmiş ya, imtihana girecekler mecbur. Pek heyecanlanmışlar dedecikler. İmtihanda "yurdumuzun en yüksek iki dağını yazınız" diye bir soru çıkmış. Dede de olsa öğrenci bu, kopya çekmeden olur mu! Sormuş biri diğerine fısıltıyla: "Ülen Asan, ne len bu dağlar?" "Len Üseen, ne vaa bunda bilmeecek. Ada dağıynan İda Dağı işte!"
Yanıtları yanlış bile olsa dedecikler diplomalarını almışlardır diye umuyorum. Çünkü onlar doğdukları günden beri, Ayvacık'a bağlı bu köyde İda Dağı'nı ve Midilli'yi görüp bilmişler, yurt bellemişler. Midilli'ye hiç gitmemişler elbet ama insan bu kadar yakınında her gün gözünün önündeki bir toprağı nasıl yabancılayabilir ki? İda Dağı (Kaz Dağları) ise onların her şeyleridir. Su kaynakları, besin kaynakları, soluk kaynakları, kısacası yaşam kaynaklarıdır. Kestane, düdü (kozalak), mantar toplarlar vakti geldiğinde ormandan. Yasak olmayan yerlerde (Hadi dürüst olalım, bazen yasak olan yerlerde de) koyunlarını otlatırlar yazın. Çünkü yazları, "Kıran Kolu" denen bizim tarafa pek yağmur düşmez. Ada Dağı'yla İda Dağı çeker olanca yağmuru. O yüzden bizim oralarda otlar tez kurur. Çobanlar da koyuncuklarını alır, dağa göçerler. Dostları ahbapları vardır o yandaki "Tahtacı"lar arasında. Ah oralardaki köyleri bir görseniz, bir solusanız Kaz Dağlarının havasını, o manzarayı biraz seyredip, o yedi pınarın döküldüğü yerlerde bir çimseniz!.. Bir daha iflah olmazsınız inanın. Olmayın da zaten, olmayalım da. İnsanlığımızı, o görkemli doğanın bir parçası olarak yaradılmış olduğumuzu hatırlamanın neresi kötü ki?..
Köylü kesti, kentli istila etti
Bizim oraların köylüsü bilememiş, kesip satmış vaktiyle palamut ağaçlarını. Kimyasal yiğitliği bozunca boya piyasası da kullanmaz olmuş palamutları. Eh, ne yapcen, kes sat! Şimdi iki damla yağmur diye inim inim inliyoruz tabii. Öte yandan Küçükkuyu'dan başlayarak taa Ayvalık'a kadar tam bir istila var. Dağın eteklerine yapışmakla kalmayıp yukarılara, İda'nın binyıllardır insanlığı emziren en verimli memelerine kadar açgözlülükle tırmanan evler, siteler, süpermarketler vs. vs. Ve tabii duble yol! Kökleri çatır çatır sökülen asırlık zeytinlerin ahını alan duble yol(cular)! Vaktiyle sevgilimle dibine çöküp peynir, ekmek, domates yediğimiz o güzelim zeytinlikler, hanidir "denize sıfır, tapulu arsa" tabelalarıyla yardım istiyorlar bizden. Fahiş fiyatları, açgözlü turistleri ve turizmcileri ve dahi köylüleriyle içi sızım sızım sızlayan Assos kenti... Evet, yanlış okumadınız, Assos bir kenttir, kent idi daha doğrusu. Üstelik 1. binyıldan bu yana yerleşimin hiç kesilmediği, onca kültüre yurtluk etmiş bir kent. Şimdi ne mi? "Çal Bella!"yla masalarda göbek atan şuursuz insanların para harcadığı ve küçük olduğu için çok çabuk sıkıldıkları bir yer. Derhal tüketecek ve gidecekler. Şimdi giderek çirkinleşerek büyüyen bir kasaba Assos! Bir başka mesele de o civarda "doğaya kaçmak" isteyen kentliler (ki yörede bunlara "İstanbullu" denir). Ne yazık ki ben de onlardan biriyim. Ama en "tuhaf"larından biriyim, hatta en tuhafı. Zira elektrik istemem, asfalt yol istemem, fare zehirlemem, yılan öldürmem, beton istemem... Oysa o "doğa sevdalısı", şehir kaçkını arkadaşlar hepsini birden isterler. Bu da kısaca oranın büyüsünün bozulması demektir. İtiraz ettiğinizde de "Aaa şekerim, o kadar lüksümüz de olsun" derler. Tabii Ayvacık'tan Küçükkuyu istikametine giden o lüzumsuz yolu da unutmamak gerek. Virajlı mirajlı bir yolu vardı zaten oranın. Ne acelemiz varsa, oralara giden insan nereye yetişecekse, eşek kadar bir yol daha yapıldı inatla. Bunlar da madalyonun öteki yüzü.
Şimdi de altın çıkarılacak. Çok güzel! İşte elbirliği dediğin böyle olur! Köylüsü bir yandan, kentlisi öte yandan tüketiyordu zaten, bir yabancı sermayeci kapitalistler eksikti. En baba baltayı kimselere bırakmayanlar daima onlardır zaten. Onlar da vurdular sonunda baltayı. Şimdi herkes feryat figan! Niye ki?! Sen yeme, ben yiyecem! Köylü zeytinliklerini satarken, kentli o zeytinlik arsalara, zeytinleri kesip "yeşil bilmem ne" siteleri yaparken niye kimsenin sesi çıkmıyor? Bu asla altıncıları savunduğum anlamında okunmasın lütfen. Söylemek istediğim "bunun bir zihniyet sorunu" olduğudur. Bir kere satmaya başlarsanız, her zaman, herkesin kendince "haklı" nedenleri oluverir. Bir sepette çürüme bir kez başlamayagörsün, sepetteki her şey illa ki çürüyecektir. Sorumluluğu üleşmez ve işe kendimize çuvaldızı batırmadan başlarsak, en kötü ihtimalle her şeyi yitirir, en iyi ihtimalle de komik duruma düşeriz.