İdeolojiler geri dönmeli

Çok değil bundan 15 yıl önce dünyada iyimser rüzgarlar esiyordu; baskı rejimleri bitecek, küreselleşme hız kazanacak, dünyanın dört bir yanında insanlar demokrasi, hak ve özgürlükler ve refaha ulaşacaklar, aydınlanmanın rüyası olan dünya cenneti gerçekleşecekti.
Haber: MEHMET BEKAROĞLU / Arşivi

Çok değil bundan 15 yıl önce dünyada iyimser rüzgarlar esiyordu; baskı rejimleri bitecek, küreselleşme hız kazanacak, dünyanın dört bir yanında insanlar demokrasi, hak ve özgürlükler ve refaha ulaşacaklar, aydınlanmanın rüyası olan dünya cenneti gerçekleşecekti. Zafer bütün dünyaya kesin bir dille ilan edildi: "Tarih bitti, insan düşüncesinin son noktasına geldik, liberal demokrasi insanın mutluğunu sağlayacak tek ve son siyasal sistemdir." Samuel Huntington'un "medeniyetler çatışması tezi" ürkütmüyor değildi ama tek medeniyet kaldığına göre bu uzak bir ihtimal diyorduk ve kendimizi zenginlik ve özgürlüğün tatlı hayallerine bırakıyorduk.
Ülkemizde sadece liberal aydınlar değil, İslamcısından Kürt muhalifine, sermaye çevrelerinden işçi örgütlerine kadar hemen herkes bu iyimser havanın etkisindeydi.
Ne var ki beklenenler olmadı. Önce 11 Eylül dünyanın üzerine bir karabasan gibi çöktü. Demokrasi, insan hakları ve özgürlükler unutuldu, dünyanın yükselen değeri "güvenlik" oldu, uluslararası hukuk dünyanın bir bölümü için iptal edildi. "Önleyici savaş" insanların başına bir balyoz gibi indi, dünya bir anda neredeyse yüzyıl geriye gitti, işgaller, katliamlar, yağmalar, yıkımlar, işkenceler sıradan olmaya başladı. Sözde "terörle mücadele" adına işgal edildi ama bugün Irak terörün merkezi oldu, ABD askerlerinin katliamları bir yana tam bir içsavaş yaşanıyor. Sadece Irak mı? Afganistan, Lübnan ve Filistin kan gölü, ABD'nin İran ve Suriye'ye de saldıracağı beklentisi var. Önleyici savaş operasyonları acımasız bir şekilde devam ediyor; dünyanın her yerinde, ama özellikle İslam coğrafyasında insanlar kaçırılıyor, sorgulanıyor, işkenceye tabi tutuluyor, göklerimizde CIA'in işkence uçakları cirit atıyor.
Artık kimse demokrasi, insan hakları, özgürlükler ve refahı konuşmuyor. Varsa yoksa güvenlik. Tabii bir de serbest piyasa ekonomisi. Liberal demokrasilerin bütün değerleri askıya alındı ama "piyasalar" hâlâ dokunulmaz. Günde ortalama 150-200 insanın katledildiği Irak'ta bile "serbest piyasa ekonomisi" güvenliğin önünde, ABD'nin eklemlenmiş Irak hükümetinden öncelikli talebi "petrol piyasası yasası"nın çıkarılması. Mısır, Ürdün ve Suriye gibi otoriter rejimlerden kimse demokrasi ve insan haklarını sormuyor, onlardan da bir an evvel uluslararası tahkim yasalarını çıkarmaları ve özelleştirmelere başlamaları isteniyor.
Kimlik siyaseti
Hiç kuşku yok ki, Türkiye'nin durumu böyle değil. Parlamento açık, anayasal kurumlar çalışıyor, mahkemeler işliyor; gerginlikler ve terör olayları olsa da henüz insanlar birbirlerini boğazlamıyor. Ama 90'lar boyunca, hatta 2000'lerin başında esen iyimserlik rüzgarları artık yok, her şeyin daha iyi olacağına dair ümitler sönmüş durumda. AB yasaları, bunca iyileştirmeler, Milli Güvenlik Kurulu'nun sivilleştirilmesi hiçbir işe yaramadı. 27 Nisan'da asker demokratik sürece müdahale etti, Anayasa Mahkemesi Cumhurbaşkanlığı seçimini iptal etti. Krizi çözmek için millete gidiliyor, 22 Temmuz'da seçim var, ancak başta Başbakan olmak üzere hiç kimse seçimlerin siyasi krizi çözeceğine inanmıyor.
Kürt sorunu ve ayrılıkçı terör konusunda da hiçbir ümit ışığı görünmüyor. DTP bağımsız adaylarla seçime katılıyor, parlamentoya girecek, fakat hâlâ terör örgütünün vesayeti altında, demokratik sürece katkı yapacaklarına dair bir işaret yok. Bunun en büyük kanıtı, bir süre önce DTP öncülüğünde toplanıp uluslararası kurumlara sunulan 3 milyon "Öcalan irademizdir" imzasıdır.
Sadece DTP mi? Seçime giren bütün partiler "kimlik siyaseti" yapıyor. İktidar partisi seçim stratejisini bütünüyle mağduriyet üzerine kurmuş, seçmenden "Milli iradeyi yok saydılar, sizden birini cumhurbaşkanı seçtirmediler" diye oy istiyor. Son günlerde tırmanan terör olayları muhalefet partilerinin can simidi oldu, seçim meydanları "hain, işbirlikçi, millet düşmanı" haykırışlarından geçilmiyor, yağlı urganlar havada uçuşuyor. Ana muhalefet partisi Cumhuriyet için oy istiyor, "CHP'ye verilen oylar Atatürk'e verilmiş olacak" diyor. Parti liderleri hançerelerini yırtarcasına bağırıyorlar, dillerinde "Allah, vatan, millet, Atatürk, Cumhuriyet" sözleri var, gazete manşetlerinde televizyon haberlerinde hep bu sözler var.
Bu kadarla kalmıyor. Seçim meydanlarında siyasi parti liderleri, kutsalları bu şekilde hırpalayıp toplumu kimlikler üzerinden gerdikçe, başkaları da boş durmuyor, ülkenin değişik yerlerinde vatanı kurtarmak için yemin eden çeteler, bu çetelerin barındığı silah ve cephane dolu evler ortaya çıkarılıyor. Daha kaç çete var, nerelere ne kadar silah ve cephane depo edildi kimse bilmiyor. Daha kötüsü, internet üzerinden yayılan ve onbinlerce insanın katıldığı vatanı kurtarma tartışmaları, ihanet suçlamaları, birbirini aşağılamalar, hakaretler, tehditler var.
Bizdekiler farklı mı?
Bütün bunlar süratle toplumsal ayrışmaya ve iç çatışmaya doğru gittiğimizin işaretleri değilse nedir? "Hayır, bizim kuvvetli değerlerimiz var, bu millet birbirine düşman olmaz, çatışmaz" demek sadece bir temenniyi dile getirmektir. Yanı başımızda olup bitenleri, "onlar başka" diye geçiştirmeyelim. Neredeyse arkeolojik kazılar yapılarak kimliklerin ortaya çıkarıldığına, her kimliğin ayrı tarihinin yazılıp erdemlerinin sıralandığına, düşmanlarının belirlendiğine şahit oluyoruz. Evet, farklarımız var ama Irak'ta çatışan kimliklerle Türkiye'de kışkırtılan kimliklerin ne kadar benzediğini görmüyor muyuz? Irak'ta Kürt, Arap ve Türkmen'le, Şii Sünni ile çatışıyor; bütün bunlar bize yabancı mı? Sonra, Kuzey Irak neresi, hemen yanı başımız değil mi? İnsanlarımız akraba değil mi, orada olan her şey aynı zamanda burada olmuyor mu?
Ekonomik vesayet
Evet, geçmişte de gerginlikler vardı. 12 Eylül öncesi sağ-sol diye gençler birbirlerini öldürdüler, siyasi cinayetler işlendi, Kahramanmaraş, Tokat ve Çorum olaylarını yaşadık. Bütün bunların siyasete malzeme yapıldığını da biliyoruz. Ama siyasetin bu seçimlerde olduğu kadar kimlikler üzerine kurulduğu, gerginliklerin bu kadar kışkırtıldığı, düşmanlıkların bu kadar yaygınlaştığı bir başka dönem yok.
Türkiye'de siyasetin fakirleşmesinde mevcut vesayet sisteminin etkisi büyük. Dünya konjonktürü, bölgemizdeki olaylar, halkımızın yaşadığı hayal kırıklıkları da var. Bunlar yazılıyor, konuşuluyor. Önemli bir konu daha var, yaygınlaşan iktisat ideolojisi, ne var ki kimse bu konunun üzerinde durmuyor. Siyasi partiler, önce 12 Eylül'ün ağır baskıları ile ideolojilerden uzaklaşmaya ve siyasi merkeze yaklaşmaya zorlandı, 12 Eylül'de tahkim edilen siyasi vesayet sisteminin baskıları hâlâ devam ediyor. Sonra 90'lı yıllarda başlayarak yaşanan yolsuzluklar, kötü yönetim ve krizler var. 1994 ve 2001 yıllarındaki krizlerde en çok konuşulan şey, siyaset ve ekonominin birbirinden ayrılmasıydı. Nitekim, 2001 krizi ile birlikte ekonominin bir bilim ve teknik olduğu, siyasetin bütünüyle uzmanların işi olan ekonomiden elini çekmesi gerektiği güçlü bir şekilde propaganda edildi. Kemal Derviş'le beraber uygulanan programla da ekonomiyi siyasetçilerin elinden alıp uzmanlara devredecek altyapı ve kurumlar oluşturuldu. Bu şekilde siyasi vesayet sisteminden sonra bir de ekonomik vesayet sistemi oluşturulmuş oldu.
Seçim beyannamelerine baktığımızda, toplumsal tabanı olan irice partilerimizin ekonomik programlarının hemen hemen aynı olduğunu görüyoruz. Hepsi neoliberal politikalardan, serbest piyasadan, rekabetten, özelleştirmeden yanadır. Niçin böyle olduğu açık; siyasi partiler ekonominin köşe kadılarından korkuyorlar, hiç kimse bilime(!) karşı çıkmaya cesaret edemiyor. Demokrasi, insan hakları ve özgürlükler de artık o kadar prim yapmıyor. Kala kala kimlikler ve kimlik değerleri kalıyor; laiklik, Cumhuriyet, Türklük, Kürtlük, vatan, millet, din, şehitlik. Bu gidişle siyasi partilerin ülkeyi yönetme iddialarının bir anlamı kalmayacak, insanlar, "Vesayet kurumları ve uzmanlar gerekeni yapıyor, seçime ne gerek var?" diye sormaya başlayacak. Bu gidiş çok tehlikeli, hiç kimse, özellikle de siyasi partiler bu gidişin getireceği yıkımın altında kalmaktan kurtulamaz.
Bu gidişi durdurmak elbette mümkün. Bunun için yerleşik iktidar elitleri ve ekonomik vesayet kurumlarına bayrak açacak ideolojileri olan sahici siyasi partilere ihtiyaç var.
Demokratik hukuk devleti arıyoruz. Demokratik hukuk devleti, sadece askeri vesayet sistemi kaldırılarak tesis edilemez. Bunun için dünya sermayesi ve çokuluslu şirketlerin dünya ölçeğinde kurdukları vesayetle de mücadele etmek gerekir. İdeolojiler öldü deniliyor ama tarihin en totaliter ideolojisi olan neoliberal iktisat ideolojisi dünyayı kasıp kavuruyor. "Özelleştirin, her şeyi özelleştirin" diyorlar, sağlık, eğitim, ulaşımı, enerji, haberleşme... Her şeyi özelleştiriyorlar. "Rekabet"in her şeyi halledeceği, insanların bu şekilde en ucuz ve en iyi hizmetlere kavuşacağı söyleniyor. Ulus-devletler, diktatörlükler, oligarşiler bitiyor, yerle bir oluyor ama uluslararası sermaye dünyayı yutuyor, insanlık bir avuç spekülatörün kâr hırsına kurban ediliyor. Bütün dünyaya kurulan bu tuzak bozulmadıkça demokrasi bir oyundan başka bir şey olmaz, insanların güvenliği, refahı ve özgürlüğü hiçbir zaman gerçekleşmez.
İdeolojiler ölmemeli; ekmeği büyütmenin, adaletli bölüştürmenin, insanlara kaliteli eğitim ve sağlık hizmetleri sunmanın, sosyal güvenlik ve diğer ihtiyaçlarını karşılamanın birçok yolu olmalı. Demokrasi, farklı ideolojilerin taşıyıcısı sahici siyasi partilerin yarıştığı sistemin adıdır. İnsanlara mutluğu getirecek olan budur, çokuluslu şirketlerin rekabeti değil.

MEHMET BEKAROĞLU: Yeni Siyaset Girişimi Sözcüsü