İki dil bir cumhuriyet

İki dil bir cumhuriyet
İki dil bir cumhuriyet

Yönetmenliğini Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan?ın yaptığı ?İki Dil Bir Bavul?.

Aklın ve ulusun misyoneri öğretmen imajı durup dururken parlaklığını yitirmedi elbet, hayat sebep oldu. Hayat, Cumhuriyetin tahayyül etme tekeline, tanımlama iktidarına son verdi
Haber: MESUT YEĞEN / Arşivi

Cumhuriyetin meşhur mottosudur: Cumhuriyetin ışığını taşraya öğretmen taşıyacak, Cumhuriyetin nuru taşranın karanlığına okuldan yansıyacaktır. Cumhuriyet nazarında taşra, kör bir karanlıktan ibaret olmadı elbet. Bilakis, ‘asıl taşra’ Cumhuriyetin öz mekânı olarak görüldü. İstanbul’un ve Osmanlı geçmişin gelenekselliğine ve kozmopolitliğine karşı ‘asıl taşra’, Cumhuriyetin nazarında saflığın, sahihliğin ve elbette Türklüğün mekânıydı, dolayısıyla da Cumhuriyetin yeri. Lakin, aslen sahihliğin ve Türklüğün yeri olan taşra, asırlarca din, gelenek ve yerelliğin koalisyonuna maruz kalmış olduğundan Cumhuriyetin karşısına ‘karanlık’ ve ‘tekinsiz’ bir yer olarak dikilmişti. Bu durumda, Cumhuriyet, çare yok, yerini, evini kaplamış mezkur koalisyondan kurtulacaktı. Din bilime, geleneksellik çağdaşlığa, yerellik ulusa, özcesi taşra Cumhuriyete teslim olmalıydı.
Cumhuriyet bilim, çağdaşlık ve ulusu taşraya taşıma işinde iyi kötü herkesi vazifelendirdi ama en başta öğretmeni. Cumhuriyeti taşraya öğretmen taşıyacak, öğretmen Cumhuriyetin taşradaki gözü olacaktı. Cumhuriyetin nurunu taşraya götüren misyoner olarak öğretmen hayaline edebiyat ve sinema da iştirak etti, onay verdi. Taşrayı akılla ve ulusla tanıştıran adam/kadın olarak öğretmen imgesini, edebiyat gibi sinema da çok sevdi. Çalıkuşu’nun Feride’si, Vurun Kahpeye’nin Aliye’si defalarca edebiyattan sinemaya taşındı. Aklın ve ulus fikrinin misyoneri olarak öğretmeni anlatan bu film ve romanlarda taşra aynen Cumhuriyetin hayalindeki gibiydi: Bazen sahihliğin ve ulusun yeri, bazen de akla ve ulusa yabancı, tekinsiz bir yer. Lakin, bütün bu hikâyelendirmelerde taşra farklı olsa da, öğretmen aynıydı: Aklı ve ulusu, akla ve ulusa yabancı taşraya taşımaya kararlı, enerji dolu ve idealist bir (tercihan) kadın.
Cumhuriyetin erken dönemlerinde özellikle çok sevilen bu Cumhuriyet öğretmeni imgesi zamanla canlılığını, parlaklığını yitirdi. Bozkır’daki Çekirdek (Kemal Tahir) gibi örnekler ‘tuhaf’ öğretmen resimlerine yer açarken, anaakım edebiyat ve sinema da hayatın zorlukları karşısında enerjisini ve idealizmini kaybeden öğretmenleri gösterir oldu. En son, Cumhuriyetin öğretmeninin imama yani taşraya [mahalleye] yenildiği bile konuşulur oldu. Zaman, ‘aklın ve ulusun misyoneri, idealist öğretmen’ imajının yalnızlığına son vermiş oldu.
Aklın ve ulusun misyoneri öğretmen imajı durup dururken parlaklığını yitirmedi elbet, hayat sebep oldu. Hayat, Cumhuriyetin, tahayyül etme tekeline, tanımlama iktidarına son verdi. Cumhuriyet, taşrayı tahayyül etmeye devam etti etmesine, ama taşra da zamanla Cumhuriyeti tahayyül edecek güce erişti. Taşra, Cumhuriyetin taşra tahayyülünün karşısına, kendisinin Cumhuriyet tahayyülüyle dikildi. Aklın, bilimin misyoneri idealist öğretmen imajı yalnızlıktan böyle kurtuldu. Cumhuriyet taşranın geleneğini böyle böyle tanıdı. 

İki Dil Bir Bavul
Cumhuriyetin taşranın geleneğiyle çatışma ve uzlaşma hikâyesi hem edebiyatla hem sinemayla çokça anlatılmasına karşın, taşranın yerelliğiyle Cumhuriyet arasındaki karşılaşma, bu gerilim pek konu edilmedi. Yönetmenliğini Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan’ın yaptığı İki Dil Bir Bavul bu karşılaşmanın, bu gerilimin de artık sinemanın ve edebiyatın anlatı menziline girdiğini gösteriyor.
İki Dil Bir Bavul taşranın yerelliğiyle Cumhuriyet arasındaki gerilimi, en merkezi yerinden, Cumhuriyetin diliyle (Türkçe) yerelin dili (Kürtçe) arasındaki geçişsizlik, örtüşmezlik üzerinden hikâye ediyor. Basitçe, serinkanlılıkla ve yerinde bir mesafeyle...
Belgesel ve dram melezi film Denizlili taze bir öğretmenin Siverek’e bağlı bir Kürt köyünün (Demirci) ilkokulunda geçirdiği bir öğretim yılını anlatıyor, başından sonuna. Yalnız, İki Dil Bir Bavul’un okulu ve öğretmeni Cumhuriyetin erken dönemindeki muadillerine pek benzemiyor. Ne okul ne de öğretmen Cumhuriyetin nurunu taşraya yansıtacak enerjiye sahip görünüyor. Bayrak, Atatürk resmi eksik değil ama okul binası dökülüyor. ‘Lojman’, bir oda ve mutfaktan ibaret, su da hak getire. Öğretmense misyonuna kapılmış olmaktan uzak. İşini savsaklamıyor, iyi, yumuşak da biri ama çok da inanmış görünmüyor yaptığı işe. Üstelik, Cumhuriyetin erken zamanlarının kadın öğretmenleri kadar kuvvetli, sebatkâr değil: İkide bir annesini arayıp yakınıyor telefonda. Cumhuriyetin İki Dil Bir Bavul’un okulu ve öğretmeniyle taşrayı teslim alması zor görünüyor.
Okul ve öğretmen bir yana, filmde bütün bir sene ve fakat tek bir mesele var: Dil. Daha doğrusu iki dil: Cumhuriyetin, öğretmenin Türkçesi karşısında taşranın, yerelin, bölgenin, çocukların Kürtçesi.
İlk ders, ilk soru: “Türkçe biliyor musunuz?” Sessizlik. Ve ilk kural: “Sınıfta Kürtçe yok!” Sınıfta Kürtçe yok ama ilk derse formasız, yeşil-sarı-kırmızı renkli kazağıyla gelen Zülkif, Türkçe “Adın ne” sorusunu dahi anlamıyor. Öğretmen ilk kuralını duyururken Zülkif esniyor.
Cumhuriyetin, öğretmenin Türkçesiyle, taşranın, çocukların Kürtçesinin okuldaki tuhaf, dışarıdan bakana “ya burda bir mesele var ama” dedirten karşılaşması, birbirine değmeyen birlikteliği bütün bir sene devam ediyor.
Anlaşılan, Cumhuriyetin dilinin taşranın dilinin yerine geçmesine bir sene yetmeyecek. Zaten öğretmen de durumu kabullenip annesine telefonda anlatıyor: “İlk sene sadece okuma yazma öğreteyim. Matematik, Hayat Bilgisini gelecek sene öğretirim.” (Unutmadan: Tek derslikli okulun öğrencileri birinci sınıflardan ibaret değil). Senenin sonu öğretmeni biraz boşa çıkaracak oysa: Aylar geçmesine rağmen Rojda andı yalan yanlış okuyor, büyük ihtimalle bir şey de anlamadan. Zülkif de Türkçeye direnmeye devam ediyor: Sınıfın dışında arkadaşlarıyla, annesiyle akıcı bir şekilde (tabii ki Kürtçe) konuşan çocuk derste suskunluğa çekiliyor. Adını bildiği pek çok yemişi, hayvanı neden başka türlü adlandırması gerektiğini pek de anlamıyor sanki. Türkçeye dirençte Zülkif’i yalnız bırakmayanlar var. Ödevini, her nasılsa, Kürtçe yazan çocuğu öğretmen azarlıyor, aksanlı bir Türkçeyle tabii ki: “Oğlum nece lan bu? Türkçe mi bu? Kürtçe ödev yok demedim mi? Dersimiz Türkçe, kitaba Kürtçe yazıyor ya!”
Zülkif’in, Rojda’nın, ödevini Kürtçe yapan çocuğun Türkçeye direnci Cumhuriyetin taşranın yerelliğiyle, ulus dışılığıyla rekabetinin çetin geçtiğini gösteriyor. Nitekim, derslerin başlamasının üzerinden aylar (Cumhuriyetin dilinin cumhurun tek dili kılınmasının üzerindense 80 sene) geçmiş, 23 Nisan töreni yapılıyor, bildik hamasetin ardından öğretmen soruyor: “Nerede yaşıyoruz?” İlk cevap, taşranın ulus-altı, ulus-dışı halini korumaya azimli olduğunu gösteriyor: “Evimizde!” Allahtan, Cumhuriyetin ulusalcı pedagojisi iyi kötü işlemiş ki, doğru cevabı bilenler de var: “Türkiye’de.” Doğru cevap Cumhuriyetin şevksiz misyonerine de can veriyor: “Kıymetini bilin!” 

Cumhuriyetin bavulu
Cumhuriyetin taşranın Kürtçesiyle karşılaşmasını, Cumhuriyetin diliyle yerelin dili arasındaki karşılaşmayı, Cumhuriyetin yerelin diline karşı anlaşılmaz tahammülsüzlüğünü usul usul, sakince ve kararlı bir mesafeyle anlatan İki Dil Bir Bavul, öğretim yılının sonunda öğretmenin arabasıyla köyden ayrılışını gösteren bir sahneyle bitiyor. Bu son sahneye, aralarında akıcı bir şekilde Kürtçe konuşup oynayan çocukların sesleri eşlik ediyor. Belli ki taşranın dili yaşamaya devam edecek. Cumhuriyetin taşranın diline tahammülsüzlüğü, taarruzu da öyle.
Peki, bu iş hakikaten böyle mi olmak zorunda? Onca kargaşanın ardından taşranın geleneğini tanıyan, bu gelenekle uzlaşan Cumhuriyet taşranın dilini de tanıyamaz mı? Cumhuriyetin diliyle taşranın dili aynı okulda olmaz mı? Zülkif, annesiyle konuştuğu dille harfleri, hayatın bilgisini öğrense ne olur? Cumhuriyet artık Cumhuriyet mi olmaz? Yoksa asıl o zaman mı Cumhuriyet olur? İki Dil Bir Cumhuriyet olmaz mı? Elbette olur. Olacak gibi de. Cumhuriyetin bavulunda cumhurun istediği bütün dillere yer açılmalı. Kürtçeye de.