İklim değişikliği gerçekleri

Doğrusu Radikal gazetesi, radikallikte sınır tanımıyor. Üç hafta önce küresel iklim değişikliklerinin algılanmasında yapılan yanlışlara değinen...
Haber: İLHAMİ ÜNVER / Arşivi

Doğrusu Radikal gazetesi, radikallikte sınır tanımıyor. Üç hafta önce küresel iklim değişikliklerinin algılanmasında yapılan yanlışlara değinen bir makalem yayınlandı. Başlığı bile yanıt niteliğinde olan Batu Boran imzalı 1 Nisan 2007 günlü yazıda "Nisan bir şakası yaparcasına" adım tam 15 kez anılmış, üç sayfalık bir yazıda açıkçası biraz da fazlaca sıfat edinmişim.
Küresel ısınma gibi, üzerinde her gün onlarca görüş açıklanan bir alanda ezber bozmanın kolay olmadığı açık, odak noktasına yalınlık yerleştiğinde çok kişinin bundan olumsuz etkileneceği de ortada idi. Kısacası özgün yazımdaki "şok dalgaları yöntemi" bilinçli bir anlatış seçimiydi ve konuların çokluğu yalnızca kısacık açıklamalara izin veriyordu, neden yakınayım ki?
Sınırlı satırlarımı karşılıklı atışma ile tüketme düşüncesinde değilim. Yine de, dizinin baş tarafını bilmeyen okurlardan özür diliyorum, birkaç konuya açıklık getirmenin yararlı olacağı anlaşılıyor. Bilindiği gibi soyut kavramlar yazın sanatına, somut örnekler ise yargılara daha çok katkı yapar.
Çevre anayasasının değişmez maddesi "dokunma, öylece bırak"tır. Doğal çevre milyonlarca yıl içinde oluşup buna uyabilenler ayakta kaldığı, uyamayanlar çekip gittiği için bu hüküm bence çok yerindedir. Dengeler öyle ince ayarlı, öyle ölçülüdür ki, değişimi bağışlamaz. Örneğin bir bataklık kurutulup oralara baraj yapılınca, "daha fazla su, daha geniş sulak alan elde edildi" gibi bir mantık yürütülemez. Çünkü başta besin zinciri olmak üzere, sonsuz sayıda denge artık yıkılmıştır, yenilenmesi için yüzlerce yıl beklemek gerekebilecektir.
Doğaseverler "çevre bakanlığı"ndan hoşlanmazlar, çünkü onların bir ayağının hükümet olduğunu iyi bilirler. Bir de örnek vereyim: Türkiye'nin Uluslararası Ramsar Sözleşmesi'ne kattığı (en çok önem verdiği) ilk beş sulak alandan biri olan Seyfe Gölü artık yalnızca eski haritalarda ve anılarda kaldı. O olağanüstü güzellik, bir daha asla yerine koyamayacağımız o benzersiz varlığımız hangi parayla kurutuldu dersiniz? Çevre (ve Orman) Bakanlığı fonları kullanılarak... Öyle bir politika bağışlanabilir mi?
Su yönetimi
Hesap kitap işinin yanlışı, Kuş (Manyas) gölünün güneyine daha çok su tutma gerekçesiyle duvar ören ve Sığırcıdere ağzı söğütlerini boğan anlayışla örneklenebilir. Gölün A-sınıfı diplomasının beş yıllığına askıya alınmasının nedeni bu ince (!) hesaptı işte. Gerçekte "su yönetimi" bir başka yürekler acısı sorun, ama konu dağılabilir.
"50 yıldır aynı teraneler" sataşmasını da yanıtlayıp kesmeli, çünkü işin sonu yok. 50 yıldır gündemde olduğunu belirttiğim konu Sahel'deki kuraklık ve kıtlıkla ilgiliydi. Necev çölünde, 28 yıl önce, Sahel sorunlarıyla ilgili iki araştırma yürütmüştüm. Sorunun doğuşu, uluslararası nitelik kazanması ve kullandığım kaynakların tarihleri ucuca eklenirse, 50 yıl az bile gelir.
Sayın Boran'ın özenle örülediği yazısında yer yer doğrular da var. Örneğin küresel ısınmanın varlığı ve durumun giderek kötüleştiği konularında aynı düşüncedeyiz. Öncelikle bu gerçeği kavrama zorunda olduğumuz da yadsınamaz bir gerçek.
"Hükümetler Arası İklim Değişikliği Tartışma Ortamı-IPCC", üç çalışma grubu ve bir yürütme kurulundan oluşur. Birinci çalışma grubu iklim göstergeleri ve iklim değişiklikleri üzerinde durur, ikinci grup iklim değişikliğinin sosyoekonomik ve doğal sistemlerin duyarlılıklarına etkileri, eksi ve artıları ile iklim değişikliğine uyum olanaklarını değerlendirir, üçüncü grup ise sera gazı çıkışlarının sınırlandırılması veya hiç değilse iklim değişikliğinin etkilerinin azaltılması konularında çalışır. Yürütme kurulu ise, ulusal sera gazı çıkışı izleme programlarından sorumludur.
Çalışma gruplarınca hazırlanan belgelerin güvenirlilik oranı, veri akışının sürekliliği ve gelişen teknoloji ile birlikte giderek artıyor. Üçüncü gelişme raporu ile ilk iki gruba ilişkin son saptamalar arasındaki uyumun yüksekliği, küresel ısınma konusunda yaşanan tasaları perçinliyor, ama medyatik özentileri ve getirim (rant) kapma yarışlarını da ivmeliyor. Çok sayıda alan ayrıntılı biçimde incelenip yüzlerce seçeneğin geliştirildiği kayıtlardan, herkes işine gelen parçayı koparıp kendisine lokma çıkarmaya kalkışınca, kargaşa ortamı doğuyor. Ne yazık ki sorunlarla birlikte, bilgi kirliliği de yoğunlaşıyor.
Her şeyden önce, bu organın küresel ısınma konusunda değerli veriler üretmesine karşın, baskılar, pazarlıklar, uyuşmazlıklar ile de boğuşmakta olduğu görmezden gelinemez. Öyle olunca da, o belgelerin kimi yerlerine karşı çıkma hakkımı sürekli saklı tutarım. Örneğin Türkiye'nin karbondioksit çıkışları artışları konusunda son 10 yıldır açık ara birinci olduğu savını, Kyoto Sözleşmesine Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü-OECD üyesi (kalkınmış) ülke statüsüyle imza atmama inadımızı kırma girişimi olarak görürüm.
Raporlarda önümüzdeki yüzyıl için öngörülen senaryolar, "Çıkış Senaryoları Özel Raporu -SRES" başlığıyla toplanmış. Öngörüler, değişik gelişme ve nüfus artışı seçenekleriyle, sera gazı çıkış tekniklerinin sınırlanması konularına göre hazırlanmış durumda. Sorun öyle karmaşık ki, örneğin petrokimya endüstrisi bir yandan sera gazı salımlarında başı çekiyor, öte yandan ağaca alternatif ürünler sunarak orman varlığına dolaylı katkı yapıyor. Benzer bir etki, kağıt tüketimini sınırlandıran bilgisayar sektöründe de yaşanıyor. Daha az yakan motorlu araçlar, daha çok sayıda üretilerek sorunun azalmasına fırsat vermiyor. Türkiye'de sera gazı çıkışını kısmak yetmiyor, Bulgaristan'dan gelen rüzgarlar da sınırlanmalı vb, vb. İyisi mi gelsin uçurtmalar...
Serinkanlı eylemcilik
Türkiye'nin bulunduğu coğrafyada henüz ciddi bir sıcaklık sapması olmadığı, bizzat tartışma ortamı başkanınca hazırlanan ve grup II tarafından ayrıntılanan haritalardan görülebiliyor. Serinkanlı eylemciliğe çağrı yaparken kullandığım bu örneklem başka alanlara çekilmek istendiğinde ise, iyi niyet demeyelim, en azından nesnellikten söz etmek zorlaşıyor.
Somut veri üretmek zor iştir, bilgi, deneyim, yaratıcılık, uğraş, sabır, geniş görüş, işbirliği, uygun ortam vb. koşullar gerektirir. Onun için bilgi üretenlerin sayısı gerçekte çok azdır ve geri kalanlar bu gerçeğin ayırdına varamasa da, üretilen bilgiye bağımlı olmaya başlarlar. Diyelim ki bir kamu kurumu TBMM'ye 2030'ların felaket dönemi olacağı konusunda görüş bildirirken, kendi özgün çalışmalarının sonuçlarından değil, küresel dengeleme politikalarının cenderesinden sızabilmiş bilgilerden yararlanmak zorunda kalır. Demek ki savların "2500 bilim insanının altı yılda hazırladığı" diye başlayan payandalarla başlaması, yanlış yönlendirmenin ilk adımları olabiliyor.
O akıma kapılıp bir deneme yapalım: Türkiye karbondioksit çıkışlarını sıfıra indirirse, küresel petrol kaynakları eğer 100 yılda tükenecekse, süre 101 yıla çıkar, yani sistem durmaz, yalnızca biz yıkılırız, kuşku duymadığım tek gerçek bu işte.
Bir gazete makalesinden beklenmese de, yaygın alıntı (daha doğrusu bilgi tutsaklığı) kültürüne karşı umar yok, birkaç ufuk önerisi gerekli: Kendi çalışır klima istasyonları kentlerin dışında yaygınlaştırılmalı, karbondioksit salımı azaltılırken, depolanması yolları da araştırılmalı, kızılötesi yansımayı engelleyici yollar incelenmeli, NOx çıkışlarını sınırlayan kazan teknolojileri geliştirilmeli; geviş getiren hayvan barınaklarıyla, çöplükler ile kömür ve petrol üretim, taşıma yerlerindeki metan çıkışları azaltılmalı ya da hiç değilse biyogaz üretimine çevrilebilmeli; sert odunlular yerine, kök sistemleri güçlü ve biyokütleleri büyük herdem yeşillere ağırlık verilmeli, özellikle uçucu ve yüzücü canlıların dönemsel yaşam süreçleri yakından izlenmeli vb... Ama hiçbiri "iklim değişikliği hızlandı, arılar yok oluyor" yaygaracılığıyla değil.
Enerji politikaları başta olmak üzere, tarımsal üretim, kentleşme, endüstri ve madencilik, hatta hizmet yaklaşımları bugünden tezi yok çağdaş çizgilerin gereğine uyarlanmalı ve önlem alınmazsa yerküreyi bekleyen sorunlara karşı hazırlanmalıdır. Bu konularda eylemci tavır, aydın kişi sorumluluğudur. Suyumuza, toprağımıza sahip çıkalım. Ancak kıyamet senaryolarının ardında her zaman iyilik ve iyi niyet bulunmadığını da lütfen gözardı etmeyelim.
İLHAMİ ÜNVER: Ankara Üni.