İktidarın akademik deneyimi

İktidarın akademik deneyimi
İktidarın akademik deneyimi
Akademik yükselme, ders sayısı ve ek ders ücretleri, idari görev, danışmanlık vb. gibi bazı "imkânlar", Türkiye akademilerinde otoriter söylem ve antidemokratik propagandaya açık kişiler yarattı
Haber: GÖKSEL AYMAZ* / Arşivi

Efsaneye göre, Roma soylularından Curtius, yıkıcı bir deprem sonrasında açılmış büyük bir gediğin kapanması için, Roma’nın en kıymetli servetinin içine atılması gerektiğini duyar duymaz, kaldırıp kendini atmış, gedik de kapanmış. Haklı bir kibir! 17 Aralık depremiyle açılan kendi gediğimizse her geçen gün büyüyor ama Ankaralı hiçbir soylu ya kendinde o değeri görmediğinden ya da başını hadiseler seli üzerinde tutarak yüzmeyi tercih ettiğinden, bir türlü kapanamıyor. Etiğe aykırı bu tutum Ankaralı soyluların kendi kişiliklerinin bir sorunu olarak görülemez. Düzayak tenkitçiliğin karşısında eleştirel düşüncenin farkını gösteren en önemli belirtken, ele alınan sorunları kişinin dar yaşamının sorunları olarak gören anlayış ile o sorunları toplumsal yapının genel sorunları olarak ele alan anlayış arasındaki farktan ileri gelir. Üzerine düşen görevi yapmaya yanaşmamak toplumsal bir sorundur ve sebepleri için tek tek Ankara soylularının ahlakları ve karakterleri üzerinde durmamız yetmez, hatta bu tümden yanlış bir yol da olabilir. Çünkü onları tam aksi bir tavrı sergilerken görebileceğimiz olumlu tabloyu var edecek toplumsal yapı çoktan çökmüştür. Soyluların idaresindekileri “vurana elsiz, sövene dilsiz” eden otoriteryen geleneğimiz aynı kuvvette sürmeye devam ettikçe, o geleneğin biçimlendirdiği politik alanın (haksız kibri aşina kılan) mevcut yapısı da varlığını koruyacaktır. Çok hazin bir örnekle, bunun çarpıcı bir ispatını bugün özgür ve eleştirel düşüncenin mabedi olması gereken akademi dünyası ortaya koyuyor.

Bay Dekan

17 Şubat’ta, Kamu Emekçileri Sendikası ve sendikanın İstanbul Üniversiteler Şubesi, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi önünde, CHP milletvekili Şafak Pavey ve HDP milletvekili Sırrı Süreyya Önder’in de katılımıyla, bir basın açıklaması düzenledi. Basın açıklamasının konusu, Gezi eylemleri döneminde, sendikanın 4-5 Haziran tarihlerinde gerçekleştirdiği greve katıldıkları gerekçesiyle fakültede çalışan 11 araştırma görevlisi hakkında açılmış disiplin soruşturmasıydı. Bu soruşturmada genç akademisyenlere, Ethem Sarısülük’ü vuran polis hakkında Emniyet kurumunda açılmış disiplin soruşturmasında verilen cezanın aynısı, iki yıl kıdem durdurma cezası verilmişti. Doğal olarak, anayasa ve uluslararası hukukta temel bulan demokratik haklarını kullanan, özgür bilim ve özgür düşünceyi temsil eden akademisyenlere verilen ceza ile bir vatandaşını öldürmüş polise verilen cezanın aynı olmasını protesto ediyorlardı. Eleştiri oklarının odağında, yine doğal olarak, Fakülte Dekanı Prof. Dr. Yusuf Devran vardı. Dekan Devran, halihazırda üçüncü yılını sürmekte olan yönetim dönemindeki uygulamalarıyla basına sıkça konu olmuş bir kişilik. Kamuoyu kendisini, fişleme, mobbing ve etnik-siyasi ayrımcılık yapmak, Ekşisözlük’te kendisini eleştiren öğrenciyi tespit ettirip altı ay okuldan uzaklaştırma cezası vermek, uygulamalarını eleştiren öğretim üyelerine bir bahane bulup soruşturmalar açmak, bir tutuklu öğrencinin selam gönderdiği öğretim elemanı hakkında tutanak tutturmak, yüksek lisans ve doktora mülakatlarında jüri üyelerine anahtar liste vererek daha önce sol görüşlü ya da Kürt olduğu gerekçesiyle fişlediği öğrencilerin alınmasını engellemek, bütün bunlar hakkında haber yapan gazetecileri sosyal medyadan “provokatörlük” ve “işbirlikçilik”le suçlamak gibi sebeplerle tanıdı.

Her devrin adamı

Prof. Devran, tipik bir idareci aslında. Yandaş kadrolaşmasını temel istihdam politikası yapan, idareciliğin verdiği her türlü gücü ve yetkiyi otoritesini sağlama yolunda sonuna kadar kullanan muadillerinden fazlaca bir farkı yok. Benzerlerinin (12 Eylül, Özal, Çiller vs…) her dönem göründüğü bu idareci tipinin bugün kendi özgün karakteriyle etkin ve inisiyatifli bir konum edinebilmesindeki faktör, hiç şüphesiz, AKP iktidarının himayesinde güçlenmiş bir muhafazakâr akademyanın gelişmiş olmasıdır. Dolayısıyla, burada asıl önemli olan Yusuf Devran tipi değil, o tipin eşlikçisi olarak akademide üreyen, idareye uyum göstermiş otoriteryen kişiliklerdir. Bir kavram olarak nitelik itibarıyla otoriter söylem ve antidemokratik propagandaya açık kişiyi işaret eden “otoriteryen kişilik”, iki olgu arasındaki kesişmeye göndermede bulunur: Kişinin kendisini güç gereksinmesi içinde hissetmesine yol açan psikolojik süreç ve bu gereksinmeleri karşılayan toplumsal süreç. Recep Tayyip Erdoğan ve AKP iktidarı altında yönetilen Türkiye, etkin bir otoriteryen atmosfer içinde yaşıyor, ülkenin tüm yapıları, kurumları ve ilişkileri bu atmosfer içinde şekilleniyor. İktidar, bu atmosfer içinde yürürlüğe koyduğu politik/ekonomik tutuculuğuyla, kendini güç gereksinimi içinde hisseden insanlara bazı “imkânlar” sundu. Akademik yükselme, ders sayısı (ve ek ders ücretleri), idari görev, danışmanlık vb. gibi bazı “imkânlar” da Türkiye akademilerinde otoriter söylem ve antidemokratik propagandaya açık kişiler yarattı. Türkiye’de birçok kurum gibi, akademi de artık özgürlüğün değil, bağımlılığın bir alanı olduğu için, iş çevresi ve yaşam alanı burası olan akademisyenlerden pek çoğu bu alan içinde idame ve ikbal telaşıyla idarecilerin hegemonyasını içselleştirmek yoluna gitti. Devran, bir devrin adamıdır, otoriteryen kişilikse her devrin. Tehlike arz eden tip de gerçekte budur.
O gün orada yapılan basın açıklamasında “Üniversitenin yasakların, baskı ve ceza pratiklerinin değil, eşitliğin, özgürlüğün ve demokrasinin cisimleşmiş mekânları olması gerektiğine olan inancımızla” deniliyordu safiyane, “üyelerimize verilen cezaların iptal edilmesini, açılmış soruşturmaların geri çekilmesini, akademik ve idari personelin anayasal, demokratik ve sendikal haklarını kullanmalarını engellemekten vazgeçilmesini talep ediyoruz”. Önünde toplandıkları, basın açıklamasına konu olan fakülteden kendilerine eşlik edenlerin sayısı, 128 akademisyenden sadece iki. Bir idareci olarak Prof. Devran’ın kamuoyu nezdinde konu edilme gerekçesi asıl bu olmalı, onun büyük hizmeti budur: O bize akademiyi gerçekte olduğu gibi gösteriyor, düşlerimizin bize umdurduğu gibi değil. Akademi dünyasının üyeleri, (F.Jameson’ın “kampüs radikalizmi” dediği şekilde) yeri geldiğinde uluslararası meseleler, dünya sorunları ya da “kitle kültürü”, “tüketim”, “yabancılaşma” vb. gibi evden uzak konular hakkında özgürlükçü laflar söylüyorlar ama görüldüğü üzere konu üniversite yönetiminin haksız uygulamaları gibi kampüs içi evcil meselelere gelince tam bir konformizm içindeler.
Öyle başlamıştık öyle bitirelim: Anlatıldığına göre, büyük Hint Tanrısı Krişna’nın heykeli her yıl dev bir araba üzerinde sokaklarda gezdirilir ve müritleri onun ayakları altında can vermek için kendilerini bu arabanın altına atarlarmış. Bu araba, insanlar olarak bir dereceye kadar bizim tarafımızdan yaratılmış, ancak, denetimimizden çıkıp bizi ezebilme tehlikesi taşımaya başlamış çok büyük bir güce sahip olması yönüyle, her türlü iktidar deneyimi gibi bugün Türkiye Cumhuriyeti ve kurumlarındaki idarecilik deneyimini de izah etmekte isabetli bir imge olarak görünüyor.

* Marmara Üni. İletişim Fak.