İmdat!

Her şeyi ama her şeyi gösteriyoruz. Pişirdiğimiz yemekleri, büyüttüğümüz çocukları, dizdiğimiz boncukları, karımızı, kocamızı, sevgilimizi, yediğimizi, içtiğimizi, gezdiğimizi, eğlencelerimizi, dostluklarımızı, kutlamalarımızı...
Haber: FULYA APAYDIN / Arşivi

Her şeyi ama her şeyi gösteriyoruz. Pişirdiğimiz yemekleri, büyüttüğümüz çocukları, dizdiğimiz boncukları, karımızı, kocamızı, sevgilimizi, yediğimizi, içtiğimizi, gezdiğimizi, eğlencelerimizi, dostluklarımızı, kutlamalarımızı, düşündüklerimizi, isteklerimizi, arzularımızı, hayalkırıklıklarımızı... Her şeyi ama her şeyi... Herkesin elinde kendi isteğiyle edindiği bir büyük birader gözü, sadece kendimizi gözetlemekle kalmıyor, başkalarının da bizi gözetlemesini istiyoruz. Üstelik, göstermek istediklerimizi, başka gözlerin onları görmesini istediğimiz bir biçimde üzerinde oynadıktan sonra piyasaya sunuyoruz. Başka bir deyişle, başkalarının beğenisini önceden hesaplıyor, ona göre kelimeleri, görüntüleri ve sesleri seçiyoruz.
Merak ediyorum da, eskiden de insanlar gözetlemeye ve gözetlenmeye bu kadar hevesli miydi? Birkaç yüzyıl evvel dijital kameralar yahut webloglar yoktu, evet. Fakat buna benzer bir gösteri mekanizması orta sınıf hayatına bu denli hakim olmuş muydu hiç? Kafamda pek çok soru var. Neyi göstermeye çalışıyoruz? Neyi kanıtlamaya çalışıyoruz? Salt "bildiklerimi ve yaptıklarımı paylaşmak istiyorum" naifliğiyle açıklanamaz bu durum. Saf ve iyi niyetli bir paylaşma isteği ile karşı karşıya filan değiliz, hayır. Basbayağı birbirimize zarar veriyoruz. Nasıl mı? Başkalarının sahip olduklarını gördükçe, başka arzuları kendi arzularımızmış gibi algılıyoruz. Kendi isteklerimiz ve arzularımız bizim olmaktan çıkıyor, samimiyet pusulamız bozuluyor. Böyle bir yanılsamanın içinde gerçekdışılığa doğru sürükleniyoruz. Tercümesi: Beklentilerimiz, isteklerimiz, hedeflerimiz, yaptığımız işle ilgili düşündüklerimiz... Hiçbiri aslında bize ait değil.
Sanal yıldız
Tüm bunların farkındayım ama yazmaktan ve eleştirdiğim şeyi yapmaktan gene de kendimi alamıyorum. Neden? Göstere gözetleye içine düştüğümüz toplu sapıklık halini normalmiş gibi algılıyoruz da ondan. Tüm bunların üstüne Time dergisi "Yılın adamı: Sensin!" diye kapak yapıyor. Gördüğüm zaman şaşırmadım aslında. Öyle ya, en çok değer kazanan şirketleri bir düşünsenize: Google, Youtube, Facebook... İnsanların bilgisayar başına geçtiği vakit hayali bir hayran kitlesine hitap ettiğini sanarak egosunu hasta ettiği, kendini sanal bir dünyanın yegane yıldızı olarak hissetmesini sağlayan sunucular bunlar. Anlaşılan yatırımcıların çoğu insan psikolojisini iyi biliyor. Yeni zayıf noktalar keşfedildikçe (ve hatta icat edildikçe) buna uygun projeler üreten şirketlere oluk oluk sermaye desteği akıtıyorlar. Slovay Zizek sinemanın insanlara nasıl arzu duymaları gerektiğini dikte ettiğini iddia ediyor haklı olarak. Artık orta sınıf sadece sinema aracılığı ile değil birbirlerinin hayatını gözetleyerek ve kendi hayatlarını afişe ederek, arzu duyma mekanizmalarının iradesini bu şirketlerin eline çoktan emanet etmiş durumda.
Asıl ironi, gerçekdışılıktan doğan "yeni gerçek" olguların giderek hakimiyeti ele geçirmesi şeklinde tezahür ediyor. Söz konusu hastalıklı haller giderek günlük ilişkilerimizin her boyutuna ince ince sızıyor. Üstelik gitgide artan bir biçimde. Açıkası bu yeni sapıklığın "neo-gerçeklik" haline dönüşüyor olmasından çok endişe ediyorum. Midemde bir el yumruk olmuş sürekli beni içeriden dürtüklüyor. Galiba topluca çok fena bir kabus görüyoruz: Uyanmak istiyorum!
FULYA APAYDIN: Brown Üni.