İmdat değil yaşasın!

Geçen hafta Fulya Apaydın'in Radikal İki'de yayınlanan yazısı blogging ve Facebook, Youtube gibi cemiyet sitelerinde içerik yaratma olgusunu "toplu sapıklık" olarak değerlendiriyor ve acımasızca eleştiriyordu. Apaydın kendisi de dahil olmak üzere özel hayatlarını ve üretimlerini internet kullanıcılarına beğendirme kaygısıyla seçici...
Haber: BİNNAZ SAKTANBER / Arşivi

Geçen hafta Fulya Apaydın'in Radikal İki'de yayınlanan yazısı blogging ve Facebook, Youtube gibi cemiyet sitelerinde içerik yaratma olgusunu "toplu sapıklık" olarak değerlendiriyor ve acımasızca eleştiriyordu. Apaydın kendisi de dahil olmak üzere özel hayatlarını ve üretimlerini internet kullanıcılarına beğendirme kaygısıyla seçici bir algıdan süzgeçledikten sonra web günlüklerinde yayınlayanları orta sınıfın gözetle(n)me kültürünün gönüllü kurbanları haline gelmekle ve bu Big Brother usulü neo-gerçeklikten aslan payını almak üzere sıraya dizilmiş düşman kardeşler Facebook, Youtube ve benzeri şirketlerin ceplerini doldurma kampanyasına alet olmakla suçluyordu. Apaydın'ın internet alemindeki 15 dakikalık şöhretlerin peşinde koşarken edindiğimiz ve özendiğimiz yapay kimliklerin ardındaki sermaye ilişkilerini irdelemeye soyunan ancak üstten üstten bir toz almanın ötesine geçemeyen değerlendirmesi daha derin bir analize dönüşmesi halinde kaydadeğer olmaya aday. Ancak web.2 diye adlandırılan yeni internet yapılanmasını bir "kötü kapital, edilgen orta sınıf insanı" ikiliğine indirdiğimiz anda madalyonun öbür ve esas mühim yüzünü fena halde kaçırmış oluyoruz korkarım ki.
Çünkü Apaydın'ın yazısında eleştirdiği Time dergisinin kapağında "Yılın adamı: Sensin!" dediği o "sen", son 20 yıldır ekonomik ve kültürel küreselleşmenin neferi büyük şirketlerin, medya imparatorluklarının neyi arzu etmesi, neyi tüketmesi veya hangi bilgiye/habere ulaşabileceğini dikte ettirmek suretiyle serçe parmağında fırdöndü yaptığı bir edilgen nesneden çok öte, dizginleri kendi eline almış, bilgi çağının içeriğini kendi belirleyen, geleneksel medyanın paketlenmiş haber/bilgi/eğlence sınırlarının ötesine geçmeye çalışan ve Habermas'ın tanımladığı şekliyle yeni kamusal alanlar yaratmaya çabalayan bir kahraman bakkal süpermarkete karşı öznesidir esasında.
Kaldı ki, bu özel hayatlarını veya ister peynirli börek, ister amatör şiir, müzik, yazı ya da fotoğraf olsun yaratılarını güya birilerine beğendirme kaygısıyla afişe eden web yazarları da bu dönüşüme ufak da olsa bir katkıda bulunmuyor değil. Karşımızda düşüncelerini, deneyimlerini paylaşan, bu paylaşımların üzerinden fikir alışverişinde bulunan, güncel olayları değerlendiren eleştiren ve bunu web.2 üzerinden yapan yeni bir genç kesim var. Türkiye'de büyük gazetelerin internet sayfalarına her gün üşenmeden yüzlerce yorum yazan okuyucular da, şu meşhur Fransızca şarkılara Türkçe dublaj yaparak makara geçen gençler de, toplu bloglarda eleştirilerini yayınlayan sinema okulu öğrencileri de, sayıları gün geçtikçe artan ve birbirlerini büyük bir hevesle destekleyen çoğu genç ev kadınlarından oluşan yemek blogcuları da ister beğenin ister beğenmeyin yeni ve web.2'nin sağlayıcısı olduğu bir diyaloğun parçaları haline gelmiş vaziyette.
Uzaklara da
Türkiye'de yayınlanan dizileri hiç üşenmeden her akşam kaydedip Youtube'a koyan ve böylece Avrupa ve Amerika'da yaşayan gurbetçi ailelerin de Türk televizyonlarını bedava izlemesini sağlayan internet kullanıcıları acaba kendilerini kime beğendirmeye çalışıyor dersiniz? Yoksa karşımızda bugüne değin görmediğimiz bir cemaat oluşumu almış başını gidiyor da bizler mi sarkastik camlarımızı silmeye üşendiğimizden göremiyoruz?
Taraftarlarının devrim veya dijital demokrasi diye öve öve bitiremediği web.2'nin alkışlamaya değer özelliği isteyen herkesin, istediği konuda fikrini beyan edebilmesi ve her türlü bilgiyi geleneksel medyanın sansür mekanizmalarından geçirmek zorunda olmadan yayınlayabilmesi. Karşımızda köşe yazarlarının, editörlerin, medya patronlarının, hükümetlerin süzgecinden geçmeden ham haliyle bir vatandaştan diğerine iletilebilen bir bilgi ağı var. Devlet baskısından korkmadan Sars salgınını dünyaya duyuranlar da, 11 Eylül saldırısının ilk görüntülerini yayınlayanlar da, medyanın sakındığı Irak'tan dönen Amerikan askerlerinin cenaze fotoğraflarını gün ışığına çıkaranlar da, Irak savaşını uzaklarda bir yerlerde sürüp giden bir sanal muamma olmaktan çıkararak savaşın savaşlığını bloglarıyla anlatan Iraklılar ve Amerikan askerleri de, Filistin'de, Lübnan'da gazetecilerin giremediği köşe bucaktan muhabirlik edenler de, yorulmadan usanmadan film/albüm/kitap eleştirileri yayınlayan ve lokal yeteneklerin gün ışığına çıkmasına yardımcı olanlar da, gazeteci Dan Rather'in Bush'un askeri kayıtlarıyla ilgili verdiği yanlış bilgileri gün yüzüne çıkarıp CBS anchorman'inin istifasına yol açanlar da, Amerikan kongre üyesi Mark Foley'in yardımcılarına gönderdiği cinsel taciz mesajlarını yayınlayanlar da blog yazarları veya başka bir deyişle vatandaş gazeteciler.
Haber alma-verme mekenizmasının değişen yapısını teslim eden ve bu yeni yapıya katkıda bulunmaktan gocunmayan medyadan bahsetmeden geçmek de haksızlık olur. Bugün Reuters'in kendi haber havuzunun yanında blog yazılarına yer verdiği, BBC ve CNN gibi televizyon kanallarının izleyicilerden gelen fotoğraf ve bilgilere sıkça başvurduğu bir yeni iletişim çağında yaşıyoruz. Türk medyası da benzer bir çabanın içinde nicedir. Örneğin bugün Hürriyet, Vatan veya Milliyet gazetelerine kendi kaleme aldığınız haber ve yorum metinlerini, bloglarınızı yollayarak yayınlatabiliyorsunuz. Birçok gazetede haberlere yorum yazan vatandaşların kendilerine ait sayfaları mevcut. İstikrarlı bir şekilde politik ya da magazinel haberlere dair yorumlarını yayınlayan ve birbirleriyle diyalog halinde olan vatandaş gazetecileri çoktan kendi okuyucu kitlelerini yaratmış vaziyette.
Elbette kakafoni bu sürecin doğal bir sonucu ve bu demokratik olarak adlandırılan devrime katılmak için bilgisayar erişimine sahip olma zorunluluğu söz konusu "devrimin" eşitliğini ve/veya gelişmekte olan coğrafyalardaki geçerliliğini gölgeliyor. Ancak örneğin yine sayıları gün geçtikçe çoğalan Anadolu köylerine ait web siteleri bu trendin de tersine dönmeye başladığının bir göstergesi olabilir. Diğer bir eleştiri de gelişen bu yeni medyanın amatör ve popüler karakterine vurulabilir elbet. Doğrudur çoğu blog yazarının büyük heveslerle kaleme aldığı yazıların ufak bir aile/arkadaş/komşu teyze çevresinin ötesinde ilgi uyandıracağı şüphelidir. Doğrudur, Youtube'a konulan videoların çoğu lokal 'Jackass' denemelerinden veya amatör pop star hezeyanlarından ibarettir. Doğrudur, MySpace, Facebook gibi sitelerde oluşturulan profillerin çoğu ustaca fotoşoplanmış ve sanal trendlere göre cilalanmıştır. Doğrudur, Wikipedia'da yer alan bilgilerin çoğu gerçeklere değil konsensusa dayanıyor.
Ancak şunun da hakkını teslim etmek gerekir ki bügün web.2 yandaşları, medyanın (ve dolaysıyıla hayatın gündeminin) gıcırtılı demir kapılarını tutan editörleri, yazıişleri müdürlerini, sermaye kumandanlarını itiverip birbirlerine ve dolayısıyla halka ulaşan vatandaş gazetecilerin varlığını inkar etmeyi çoktan bıraktı. Bugün bu saatte araştırmak, yorumlamak ve anlatmak isteyenler kocaman matbaalara gerek kalmadan gazetecilik ve yorumculuk yapabiliyorlar. Haber tüketiminden üretimine transfer olan heveskârların bilgi/eğitim ve objektivite sahibi olup olmadıkları ise tamamen ayrı bir konu ve ayrıca tarstışılmaya muhtaç elbette. Demokratikleşme sürecinde emekleyen memleketimiz medyasının sağduyulu vatandaş gazetecilere duyduğu ihtiyaç ise nicedir ayan beyan.
Medyayı elitist bir yapılanmadan akademisyenlerin, aktivistlerin, vatandaşların ve söyleyecek sözü olan her bireyin katıldığı açık bir diyalog platformuna çevirmek mümkün. Bunu yapacak bloggerlar ve onları destekleyecek medya mensupları da görüyoruz ki Türkiye'de de mevcut. O halde bu durumda bize düşen, söyle bir dip köşe bucak temizliği yapmadan ilk gözümüze çarpan toz öbeğinde bir "imdat!" çığlığı atmak değil, içten bir "yasasın!" çekmektir bana sorarsınız. Zira meramını ifade eden bir toplum demokratikleşmenin olmazsa olmazıdır ve tam da bunu yapanlara ve onları destekleyenlere şapka çıkartmak boynumuzun borcudur.