IMF iflasın eşiğinde mi?

"Önce kendinize bakın!" Kendilerine "bütçe harcamalarını kısın" diyerek, yukarıdan konuşan IMF temsilcilerine bugünlerde hükümetlerin ilk vermesi gereken yanıt bu.
Haber: AHMET İNSEL / Arşivi

"Önce kendinize bakın!" Kendilerine "bütçe harcamalarını kısın" diyerek, yukarıdan konuşan IMF temsilcilerine bugünlerde hükümetlerin ilk vermesi gereken yanıt bu. 2006 yılında IMF'nin idari bütçesi 115 milyon dolar açık verdi. Bu açık, 1.1 milyar dolar olan IMF'nin yıllık bütçesinin yüzde 10'u demek. IMF aynı harcama eğilimini sürdürürse, işletme açığının 2010'da 400 milyon dolara çıkması bekleniyor. Kendi bütçe açığı bu denli yüksek olan bir kurum, nasıl başkalarına kemer sıkma politikasının erdemlerinden söz edebilir?
Sıkı bütçe politikasının kalkınmakta olan ülkelerdeki bekçisi olan IMF'nin iflas noktasına doğru hızla gitmesinin ardında, kendisinden borç alan ülkelerin borçlarını hızla ödemeleri ve yeni borç almamaları yatıyor. IMF'nin esas geliri, verdiği borçlar karşılığı tahsil ettiği faiz gelirleri. Yakın tarihlerde Arjantin, Brezilya, Endonezya, Hindistan, Meksika, Tayland, Venezüella gibi ülkeler, IMF'ye olan borçlarını -bazıları zamanından önce- ödeyerek, bu kurumla iktisat politikası müzakerelerinde bulunma külfetinden kurtuldular. 1990'da 40 milyon dolar olan IMF'nin alacak stoku, 90'larda hızla artarak, 2003'te 100 milyar doların üstüne çıktı. Ardından başdöndürücü bir düşüş geldi. 2007'nin ilk çeyreğinde alacakları 18 milyar dolara indi. Gelirleri de aynı oranda düştü.
Bugün IMF'nin faaliyetlerinin önemli bir bölümünü Türkiye'nin ödediği faizler finanse ediyor. Türkiye'nin 5 milyar dolarlık borcunu bu yıl sonunda kapaması durumunda, IMF'nin alacaklarından gelen faiz gelirleri 2700 çalışanının maaşlarının daha da küçük bir kısmını karşılayabilecek. Türkiye'nin IMF'ye olan borcunu zamanında, hatta zamanından önce kapatmaya rahat rahat yetecek yeterli döviz rezervi var. Söylendiğine göre, IMF yöneticileri Türkiye'nin böyle bir girişimde bulunması ihtimali karşısında epey huzursuzlarmış.
Yeni mali kriz
Tarihin cilvesine bakın ki, bugün o kendinden emin, her şeyi bilen ortodoks iktisatçı yuvasının uykularını kaçıran şey, giderek kimsenin kendilerine ihtiyaç duymamaya başlaması. Bugün fiilen iflas durumunda olan IMF'nin belki önümüzdeki dönemde artık adını bile anmaz olacağız. Bir koşulla: Dünyada yeni bir mali kriz çıkmaz ve kalkınmakta olan ülkeler bir kez daha IMF'nin jandarmalığında mali sermaye güçlerine teslim olmak zorunda bırakılmazlarsa.
Sadece IMF'nin değil, diğer uluslararası iktisadi kuruluşların da saygınlık ve işlev krizinin hızla tırmandığı bir dönemdeyiz. Dünya Bankası'nın durumu IMF'ninkine, henüz daha olmasa da, Institute of International Finance'ın öngörülerine göre, önümüzdeki tarihlerde benzemeye başlayacak. Kalkınmakta olan ülkeler Dünya Bankası'ndan da borç almak yerine, uluslararası sermaye piyasasına doğrudan müracaat etmeyi tercih ediyor. Üstüne üstlük, 1.2 milyar dolarlık yıllık bütçesi ve 12 bin çalışanı olan Dünya Bankası, birkaç hafta önce istifa etmek zorunda kalan başkanı Paul Wolfowitz'in neden olduğu skandal yüzünden prestijinden epey kaybetti. ABD'nin Irak'a saldırmasının mimarlarından olan Wolfowitz'in, birlikte yaşadığı kadını çok büyük bir ücretle bu kurumda işe aldırdığı ortaya çıkmıştı. Yolsuzlukla mücadele ve iyi yönetişim temalarını kalkınmakta olan ülkelere hazır bir reçete olarak sunan banka, bugünlerde istifa mekanizmasının erdemlerini anlatarak, görünüşü kurtarmaya çalışıyor.
Lafı pek edilmiyor ama OECD'nin de durumu parlak değil. Bu büyük bürokratik kuruluşun son derece kapalı çalışma biçiminin yanında, ne işe yaradığı da artık açık biçimde sorgulanıyor. Dünya Ticaret Örgütü'nün ise, önümüzdeki dönemde dünya ticaretinin serbestleştirilmesi ve devletler arasındaki ticari ihtilafların çözülmesi konusunda bir işlevinin kalıp kalmayacağı meçhul. OECD'nin yıllık idari bütçesi 650 milyon dolar ve 2000 çalışanı var. DTÖ'nün bütçesi, 140 milyon dolar, çalışan sayısı da 625.
Kalkınmakta olan ülkeler çoktaraflı büyük uluslararası kuruluşlara sırtlarını dönerken, ya ikili anlaşmalarla (Çin, Afrika'ya en büyük borç veren olma yolunda) ya sayısı 200'ü aşan küçüklü büyüklü uluslararası yardım kuruluşlarından ya da doğrudan sermaye piyasalarından kaynak bulmayı tercih ediyorlar.
IMF, Dünya Bankası, OECD gibi kuruluşlar çok ciddi bir meşruiyet bunalımı yaşıyor. OECD'nin yıllardır saplantılı biçimde herkese kabul ettirmeye çalıştığı, esnekleşmenin işsizliği çözmek için en iyi çözüm olduğu fikri artık ciddi bir tartışma konusu. Bu kurumun başkanının aldığı yıllık 277 bin avro ücret de keza. IMF'nin ise, ilgilendiği ülkelerde iktisadi istikrarın sağlanmasından daha çok, finans çevrelerinin mali çıkarlarını gözettiği kanısı dünyada hızla yaygınlaşıyor. Bütün bu kuruluşlar üzerinde, başta ABD olmak üzere, birkaç büyük devletin kurduğu hakimiyet, kalkınmakta olan ülkeler tarafından yoğun bir eleştiri bombardımanına tutuluyor.
Sadece eleştirmekle kalmıyorlar. Güney Amerika'da, Dünya Bankası'na alternatif olmak amacıyla Venezüella'nın başlattığı ve Arjantin, Bolivya, Brezilya, Ekvator ve Paraguay'ın dahil oldukları Güney Bankası projesi gerçekleşme yolunda hızla ilerliyor. IMF'ye alternatif bir Güney Para Fonu kurulması da söz konusu. Benzer biçimde, Asya ülkeleri, ellerindeki önemli miktarlara ulaşan döviz rezervlerinin bir kısmını ortak kullanabilecekleri bir bölgesel fon kurduklarını geçen ay açıkladılar. Güney Amerika ve Asya'da IMF ve Dünya Bankası'nın müdahale alanı giderek daralıyor.
Dişleri dökülmüş canavar
Dünya ekonomisi konjonktürel olarak iyi gidiyor, IMF ondan gözden düştü, ama yeni bir mali krizde gene eski işlevine kavuşabilir, diye düşünmek mümkün. Böyle bir durumda bile, artık bu kurumların işlevleri ve meşruiyetleri sorgulanmaya devam edecek. Cin bir kere şişeden çıktı ve kalkınmakta olan ülkelerin bir kısmı artık eskisi gibi boynu bükük değil ve giderek daha az olacaklar.
II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan ve zaman içinde hegemonya işlevleri iyice ön plana çıkan bu kurumların meşruiyet ve itibarlarının zedelenmeye başlaması, kapitalizmin sonunun yaklaştığı anlamına elbette gelmiyor. Son 30 yılın neoliberal iktisadi dogmalarının iyice sarsılmaya başladığına işaret ediyor.
Türkiye'nin yıl sonunda IMF'ye olan borçlarını kapatarak, IMF'nin krizinin derinleşmesine katkıda bulunması fikrini bazıları züğürt tesellisi olarak yorumlayacaklardır. Tamam, teselli tarafını bir kenara bırakalım. Bu kurumların yaptıklarının, yaptırdıklarının meşruiyetini de mi soğukkanlılıkla sorgulamayacağız? IMF'siz günler mümkün ve elle tutulur uzaklıktaysa, kalkınmakta olan ülkeler arasında biz bir istisna olarak kalmışsak, neden bunu konuşmuyoruz? Ayrıca dişleri dökülmeye başlamış olsa da, IMF'ye böyle bir "kötülük" etmiş olmanın kendi başına anlamlı olduğuna ben şahsen inanıyorum.